1. bölüm Aradık ve bulduk!
3. kısım


Ulaş, aldığı ânî kararı, dahâ da genişletmişti. Hemen salı günü, bir nakliyât şirketiyle, iletişim kurup, tüm eşyâlarının, haftasonuna kadar, Alazköy'e taşınması için, sözleşme yapmıştı. Bir saat sonra da, tanıdığı bir taşınmazcıya gidip, sâhibi olduğu küçük dâireye, kirâcı bulmasını ricâ etmişti.

Çarşamba akşamı, Alazköy'e varmıştı. M'Alum Otel'de, orta sınıf bir odaya yerleşmişti. Aynı geceyi, çok iyi geçirmişti; deliksiz bir uyku çekmişti.

Perşembe günü, ilk iş olarak, erken saatte, Alazköy'deki tek taşınmazcıya gitti. Bu şirket de, elbet ki, Tankut Şirketler Kümeleri'nin bir kuruluşuydu. Çok şanslıydı; Tankut Kümeleri, tekel yürütse de, her alanda, uygun fiyat seçenekleri sunuyordu. Alazköy'ün Ortaca Yerleşkesi'nin ilk binâsında, ortaboy bir dâire beğendi; ve sözleşme, hemen imzâlandı! Bir-kaç gün sonra, yâni ay sonunda, dâireye taşınabilirdi.

Tüm bu işlerin telâşına kapılıp, kahvaltı bile yapmayı unutmuştu.

Taşınmazcı şirketinden birisi, onu, Kıran Kafe'ye yönlendirdi. Otelde, kahvaltı yapmak istemiyordu; aslında, kahvaltı büfesi, bu saatte kaldırılmış olmalıydı.

Kıran Kafe'ye vardığında, beklediğinden, dahâ kalabalık bir ortamla karşılaştı. Şansı, yâver gidiyordu; kafenin ortasında, iki kişilik bir masa vardı. Kafe'deki genel kuralları bilmediği için, çevresine bakındı; garson servisi vardı. Garson Duygu Dağbayır, iki dakika sonra, yanına geldi. Ulaş Uzer, içeriği zengin bir kahvaltı ısmarladı.

Duygu uzaklaşınca, Ulaş, bilinçdışından, kafede, gözlerini gezindirdi. Bir-kaç masa ötede, orta yaşlı bir çift, ellerini, bir-birine kenetlemiş biçimde bakışıyordu. Ulaş, bu görüntüye gülümsedi,

İçinden, Bilge'yi ve o adamı gördüğü ân geçti. Herkesin olabileceği bir ortamda, kucak-kucağa öpüşüyorlarsa; demek ki, birlikteliklerini, pek önemsiyorlardı. Bu, Ulaş'ın, üç gün sonra vardığı sonuçtu. Bu durumda, o ortamlardan uzaklaşmak, en akıllıcasıydı. Yapacak, başka bir şey yoktu.


***

Tan Tankut, yazıhânesine ayak basmıştı ki, ürktü! Karşısında, Özkan Oğuzhan vardı.

"Bay Oğuzhan! Ne yapıyorsunuz burda?"

"Bilgisayar bozuk," dedi Oğuzhan.

Tankut, bunu unutmuştu; önceki gün, Bayan Iğdır'a, böyle bir tâlimat vermişti. "Öyleyse, atölyenize götürün; orada pnarın."

"Uzun sürmez."

Tankut, boşuna başkaldırmamaya karar verdi; ve masasına oturdu. Oğuzhan da, masanın sağ yanında, dizüstü ile ilgileniyordu.

Tankut'un ardına takılmış olan Hun, Oğuzhan'ın ayaklarının dibine vardı. Bir kez kısık sesle havladı.

"Git burdan!" dedi Özkan Oğuzhan. "Git! Pis! Git burdan!"

"Hun! Bay Oğuzhan'ı bırak da; işini yapsın," dedi Tankut.

Hun, Özkan'ın yönüne, bir kez dahâ havladı; hızlı bir hamle ile, yazı masasının üstüne çıktı; Tankut'un önünde oturup, sevimli bakışlarla, son bir kez dahâ havladı.



Telefon çaldı. Tankut, âhizeyi kaldırdı. "Bay Tankut; Bayan Aysun Ağtunç, sizi görmek istiyor." dedi Işıl Idır. "Uygun musunuz?"

"Peki; girsin." Ayağa kalkıp, bekledi.

Kapı tıkladı. "Girmeee!"

Aysun Ağtunç, kapıyı araladı. Başını uzatıp, neşeli bakışlarla, içeriye, bir göz gezdirdi.

Tankut, soru iletir gibi kafasını sallayıp, göz kırptı.

Aysun, yavaşça, içeri girdi; ve yavaşça, kapıyı, arkasından kapadı. Öylece durakaldı.

Sarı taban üzerinde; mavi, yeşil ve kırmızı ağırlıklı, çiçek desenli bir entâri giymişti; bol eteği, dizinin üzerine kadar varıyordu. Sarı bir kuşak, ince beline, başka bir güzellik katıyordu. Beline kadar varan kısa bir ceket, giysisinin çocuksuluğunu örtüyordu. Sarı, basit ayakkabıları, kuşakla, aynı sarı renktendi.

Uzun sarışın saçları, lüleliydi; bir kısmı, omuzlarının üzerine yayılmştı. Nâr kırmızısı ruju, tüm giysisini pekinleştiriyordu.

Bir ilkokul çocuğu kadar sevecen görünüyordu; görenler, onu kucaklamak istiyordu. Açıkgönüllülüğü de, her tutumundan belli oluyordu. Zenginlik, onu da şımartmamıştı.

Tankut da, oyunu bozmak istemiyorcasına, sustu. Sonunda dayanamayıp, güldü. Yazı masasının, kapı yonüne doğru yöneldi; sonra, sağ karşı yöndeki koltuk takımını, sağ eliyle gösterdi. "Buyrun, Bayan Ağtunç."

Oturdular. İkisi de, bir-birini örnek alarak, bacaklarını çaprazladılar.

Tam o ânda, Hun, Aysun'un dizinin dibine vardı. Aysun'u kokladı. Başını, ona uzattı.

Aysun, Hun'u zarifçe okşadı. "Sen de kimsin?" Hun, kısık sesle havladı.

Tankut, araya girdi. "Tanıştırayım: Hun; bizim evin neşesi."

Aysun, Hun'a döndü. "Sen, çok şeker bir şeysin."

O sırada, Oğuzhan, işini bitirmişti; ve yazıhâneyi terketti.

"Az önce 'Girme!' mi dediniz?" Aysun gülüyordu.

"Anlaşılan, üzerime, fazla bilgi edinmediniz. Ben, şakanın daniskasını yaparım. Şakayı sevmeyenlerle de, pek işim olmaz."

"Farkındayım. Neredeyse, beş günden beri, Alazköy'deyim. Nereye baksam, sizin eserlerinizle karşılaşıyorum. Hârikâ bir ortam yaratmışsınız."

"Teşekkür ederim. Ne amaçla geldiniz?"

"Aslında, sırf tâtil amacıyla geldim."

Kısa bir suskunluk oluştu.

Bu sırada, Hun, önce, sehpânın üstüne; oradan da, yazı masasının üstüne atladı; ve orada, dinlenmeye yattı.

Tankut, ayağa kalktı. Yazı masasının arkasına geçti,. Orada, masa yüzeyinin altındaki bir düğmeye bastı. Giriş kapısının sağ yanındaki köşede, kapaklar açıldı; küçük bir mutfak gözüktü.

Tezgâhın arkasına geçerken, "Ne alırsınız?" diye sordu.

"Kahve, fenâ olmaz." Çaprazlanmış bacaklarını ayırdı ve koltuğa yaslandı; rahât sezinleniyordu.

Tanktut, kahve makinesinin oluklarının altına, iki ortaboy fincan yerleştirdi; ve düğmeye bastı. "Alazköy'e gelişinizden, haberdâr edildim. Ne de olsa, siz, herhangi biri değilsiniz." Bunları söylerken, alt tabakları hazırladı; kaşıkları, tabaklara yerleştirdi.

"Çok nâziksiniz. Aslında, benimkisi, biraz da küstâhlık oldu. Hiç haber vermeden, yazıhânenize daldım. Anlayışınızı dilerim."

"Ne münâsebet! Bilhassâ; çok memnûn oldum. Siz uğramasaydınız, belki de ben, size uğrardım." Fincanları, tabaklara yerleştirdi; kahveleri, sol eline aldı; buzdolabından, süt maşrabâsını çıkardı; ve koltuk takımına yöneldi. Hepsini sehpânın üstüne yerleştirdi. "Sizin işlerinizin de, son bir haftadır, gözlemcisi oldum; çok başarılısınız; takdir ediyorum," diyerek, koltuğa oturdu.

"Takdir edersiniz ki, iltifâtı sevmem: ama auranız, o kadar etkileyici ki, resim ve videolarınızdakinden, çok dahâ keskin. Bu, salt iki dakîkada bile algılanılıyor."

"Benim de algılayabildiğim kadarıyla; kutuplarımız, ters mıgnatıs, ve ancak, tam isâbet!"

"Neden sizinde konuşurken, kekelemekten korkuyorum?"

"Farklılıklar, olumlu etki yaratır, Bayan Ağtunç." Tankut, gülümsemiyordu; yüzündeki sert ifâde, Aysun'da, titreşime yol açtı.

Güzel kadın, utangaçlığını gizleyemedi: "Bana, yardım edin; lütfen!"

"Sanırım; dahâ önceden tanışmadığımız, süreç kaybı olmuş gibi duruyor." Kahvesini yudumlarken, tatlı-sert bir tavırla, Aysun'u süzdü. 'Açık kahverengi gözler ve sarışın lüleler; bir-birlerine, ancak bu kadar uyum sağlar!' diye düşündü Tankut. 'Bu güzelliğe, yürek dayanmaz!' Ama yüzündeki ifâde, bu düşüncelerini elevermiyordu.

Aysun, başını öne eğdi: "Haklısınız, Efendim."

Aynı tavırla, "Alazköy'de, ne kadar kalmayı öngörmüştünüz?" diye sordu Tankut.

"Kesin bir plan yapmadım, Efendim. Gelişmelere göre, tâtilimi yönlendireceğim."

Tankut, başını, hafifçe sağa ve yukarı çevirdi. Düşünüyordu. Sonra da, Aysun'a döndü: "Gerçek amacınızı öğrenebilir miyim?"

"Elbet de, Efendim. İş yaşamımı, başka alanlara yönlendirmek istiyorum. Alazköy'e gelmişken, sizinle, bu konuda, görüş birliğine varmayı, doğru buldum."

"Anladım. Ama unutmayalım ki, kimi alanlarda râkibiz. Bu konuyu, nasıl hâlledeceğiz?"

"Hiç düşünmedim; zâten şu ân, düşünecek durumda değilim, Efendim."

"Takdir ederim." Tankut, yavaşça ayağa kalktı. Pencerenin önüne gitti. Karşılardaki uçsuz-bucaksız ormanı izledi. Çeşitli hayvanların seslerini, duyar gibi oldu. Çok iyi sezinleniyordu. "Bu haftasıonu, bana geliyorsunuz!" dedi.

Aysun, son aldığı yudumu yutarken, heyecâna kapıldı. "Peki... Efendim," dedi.

Tankut, geriye baktı. Aysun'un sevinci, onu, mutlu ediyordu. Ama bunu gösteremezdi. "Bu akşam sekizde, bana geliyorsunuz!"

Aysun, başını eğdi: "Nasıl isterseniz, Efendim."

"Haftaya da, iş konuşuruz. Bu, ikimiz için de, dahâ hayırlı olur."

"Nasıl uygun görürseniz, Efendim."

Tankut sustu. Gözlerini, Aysun'a dikmişti; öylece bakıyordu.

"İzninizi arzediyorum."

Tankut, sol eliyle, 'Gidebilirsiniz!' türünde, bir sunum yaptı. Kendisi, yazı masasına geçerken, Aysun da, kalkı ve kapıya yöneldi. Tam kapıyı açacaktı ki, Tankut, onu durdurdu: "Ha; umarım traş olmuyorsunuzdur."

Aysun, sevimli bir biçimde, sol elinin parmak uçlarını, sol yanağına dokundurdu; mutlulukla gülümsüyordu.

Tankut, bakışlarıyla, onu uyardı.

"Hayır, Efendim; traş olmuyorum."

Aysun, kapıya dokunur-dokunmaz... "Dur! Ev adresimi biliyor musunuz?"

Aysun, utangaçça gülümsedi; ve yazıhâneyi terketti.



Tankut, telefonu, eline aldı; bellekten, bir numara seçti ve aradı. Kısa süre sonra, "Bayan Sekmen, bu akşam saat sekizde, Aysun Ağtunç Hanımefendi gelecek," dedi. "O gelince, kendisine, ikrâmda bulunun; ve tüm ev halkı, geri çekilsin. Pazartesi sabahına kadar izinlisiniz. O arada da, pazartesine kadar, yetecek erzâk hazırlayın."

Bir sâniye sonra, telefonu kapadı.


***

(Son düzenleme: 30 mart 2018)

Târih: 15.08.2014 | Bölüm: Aradık ve bulduk!


Öykünün tüm kısımları
- 9. kısım
- 8. kısım
- 7. kısım
- 6. kısım
- 5. kısım
- 4. kısım
- 3. kısım
- 2. kısım
- 1. kısım


Content Management Powered by CuteNews



Tüm Bölümler
13. bölüm: Konumdeviriş! (Hazırlanıyor)
12. bölüm: "Yasalar, her şeyden üstündür!"
11. bölüm: Tepetaklak!
10. bölüm: Kutluluklar ola!
  9. bölüm: Mutlu başlangıçlar!
  8. bölüm: Kara sevdâmsın sen!
  7. bölüm: Öleceğim özleminle!
  6. bölüm: "Seni seviyorum!"
  5. bölüm: İncelemek ve araştırmak! (2)
  4. bölüm: İncelemek ve araştırmak! (1)
  3. bölüm: "Ben, kimim?"
  2. bölüm: Araştır ve bul!
  1. bölüm: Aradık ve bulduk!
1. bölüm Aradık ve bulduk!
© Erol Sürül | Sitemin, tüm hakları saklıdır.