1. bölüm Aradık ve bulduk!
6. parça


Yirmi dakika sonra, gezinin ilk etabının son bölümündeydiler. Bu, dik yamaçlardı. Tankut, yorgunluk belirtileri gösterdi; dinlenmek istedi; Gizem'in, cânına minnetti; çünkü o da, pek ham olduğunu farketti. Oturup, dinlendiler.

"Sabâhtan beri düşünüyorum; neden 'Gizem'?"

Gizem, karşıdaki Alazköy kentini izlemek için, fırsat yakalamıştı. "Bilmem. Anneme-babama hiç sormadım." Alazköy'ün görünümünden, gözlerini kurtaramadı. Teknik ve doğa bu derece iç-içe nasıl olabilirdi? Bir-birinden yüksek binâlar vardı; ona karşılık, neredeyse her binâ ormanlık alanlarla, çiçeklerle ve çimlerle çevriliydi. Görüntüde en az ağaç olan en uzak bölgeye gözü takıldı. "Bay Tankut, şurası neresi?"

Tankut, alaylıca gülümsedi. "Oraya 'Alaz Mahalle' diyoruz. Görüntüsenden de farkedebileceğiniz gibi, orası, Alazköy'ün 'varoş'u sayılır. Hâlen merkezî mahalledir. Alazköy Belediye Binâsı da oradadır; ne yazık ki!"

"Pek sevmezsiniz oraları?"

Uzun yıllar sonra Alazköy'e geri dönünce, önce o mahalleyi inşâ etmekle işe başladım. Önce, mevcût olan düz bir alana çit tarzında yüksek binâlar yaptık. Daha yukarılardan çıkardığımız hafriyât ile, o ilk binâlarının yukarı kısımlarında oluşan boşluğu doldurduk; Böylece köy meydanı oluştu. İlk binâların alt katları, başlangıçta, garajlar ve tapınaklar yapmak amacıyla tasarlanmıştı. Köy meydanından yukarı kısmına yapılan binâlar ile ilk yapıların alt katlarında, garajları ve tapınakları da bir çırpıda hallettik."

"Anladığım kadarıyla, mahalle sâkinlerinin giderlerini azaltmak amacıyla, önlemler alındı."

"Evet. Onun için o mahallede fazla yeşil alan yok. Mahalle halkının yeşil alan gereksinimi karşılaştırmak için, mahallenin çevresini ağaçlandırdık. Çayırlık alanlar bıraktık. Sistematik olarak, bâzı güzel kokulu ve güzel görünümlü çiçekler diktik. Aslında bu ormanlar, koruma amaçlı da yapılmıştır. Yâni: Mahalle sâkinleri, olanaklar içerisinde, diğer mahallelere fazla uğramasınlar. Bilhassâ mahallenin güneyinde, yâni bize bakan tarafındaki ormanın boyutu, psişik bir duvardır."

"Güzel taktik."

"Evet. Her şeyden önce, turizme zararları olmasın diye, o tutucu halkı, bir nevi izole ettik. Mahallenin güneyindeki ormanın bize dönük kıyısındaki o alçak binâyı gördünüz mü?"

"Evet; görüyorum."

"Orası, Alazköy Belediye Binâsı. Kısa süre öncesine kadar, belediye, Alaz Mahalle'nin merkezindeydi. Ama Belediye Başkanımız Deniz Düşel, bu durumdan rahâtsızdı. Sırf onun hatırı için, kendi cebimden harcama yaparak, mahallenin dışında bir binâ yaptırdım. Beş kat yüksekliği ile, Alazköy'ün en alçak binâlarından biridir."



Yeniden beş dakika yürüdükten sonra, epeyce düz bir yere vardılar.

"Şuradaki çatallaşmayı görüyor musunuz? Orada karar vermemiz gerekiyor. Bir tarafı giriş, diğer tarafı da çıkış olarak kullanabiliriz. Ama biz, sol yana gideceğiz. O tarafa yaklaşık birbuçuk kilometre boyunca, neredeyse tümüyle düz yol yürüyeceğiz. Bu da dinlenme olanağımız olacak. Ayrıca ırmaklar var o yönde; o ırmaklarda, serinlenme olanağımız olur."

Tırmanışı olmayan o yolda bir süre yürüdükten sonra, yerli turistlerden oluşan bir grupla karşılaştılar. Rehberleriyle biraz sohbet ettikten sonra, yola devâm ettiler.

Biraz dahâ yürüdükten sonra, ilerilerde bir yerde, yamacın aşağılarında, bir çoban, onlarla kesişmek için, hızlı adımlarla yukarıy tırmanıyordu. Buluşma noktasına vardıklarında, çobanda hiç bir şekilde yorgunluk belirtisi yoktu.

"Haydar Efendi, hayvanların durumu nasıl?"

"İyidirler, Bay Tankut. İsterseniz, koşup, süt getireyim."

Tankut, Gizem'e baktı. Genç kadın, başını sallayarak reddetti. "Hayırlı nöbetler, Haydar Efendi."

"Size de, efendim." Haydar, hızlı adımlarla yamaçaşağı sekti.

Biraz daha yol aldıktan sonra, yine bir patika çatalına vardılar.

"Hiç yengeç gördünüz mü?"

"Sanırım, hâyır."

Parmağıyla aşağıyı işâret etti. "Şu ırmakta yengeçler var. Bakalım."

Aşağıya yürüdüler. Irmağa vardıklarında, Tankut, bir-kaç taşı kaldırdı; ve sonunda bir taşın altından bir yengeç çıktı. Yengeç, tıpış-tıpış kaçıştı..

Gizem, bir çocuğun gösterebileceği bir şaşkınlıkla, "A-aaa!" dedi, "Ama bu, çok güzel! İyi ki, Alazköy'e gelmişim."

Daha sonra geriye döndüler. Yol çatağında, diğer yöne geçtiler. Gizem, doğanın güzelliğinden büyülenmişti.

Bir-kaç dakika sonra, daha önce gördükleri ırmağın iki kolundan birine vardılar. Karşı tarafta da ikinci kol gözüküyordu.

Kayadan kayaya atlayarak, karşı yöne geçtiler; ağaçlıklar arasındaki patikadan, yolculuklarını sürdürdüler. Hemen ardından, ırmağın ikinci koluna vardılar.

Biraz daha yürüdükten sonra, "Burnuma, tûhaf bir koku geliyor," dedi genç yeşilgöz.

"Neye benziyor o koku?"

Çevreyi gözden geçirdi. Yükseklere baktı. Sol yanda az ağaçlı, genelde çayırlı yamaçlar yükseliyordu. Sağ yönde ise, Dev gibi ağaçlarla kaplı bir orman vardı. "Sanki... sanki amalgam kokusu."

"Vay be! O kadar hassas bir burnunuz mu var?" Sol tarafında, bitkilerle dolu küçük bir göl gösterdi: "Eğitilin; ve şu sudan için; kaygılanmayın; tertemizdir."

"Gizem, diz çöktü. Ellerine abanarak, öne eğildi; ve bir yudum içti. "Bu, mâden suyu!" Gözleri parlıyordu. "Analamdığım bir şey var: Bunu, neden ticârî amaçlı kullanmıyorsunuz?"

"Her şeyden önce, doğayı korumak gerek. Bu suyu kullanmak için, önce buraya kadar yol açmak gerekir. Doğa katliâmı, orada başlamış olur; ve bu katliâmın sonu gelmez!"

Irmak boyunca süregiden patikada, bir süre yürüdükten sonra, engin yamaçlar yine başlamıştı. Yukarı baktıklarında, ormanlara hükmeden Karam Uçurumu'nu görüyorlardı. Hemen önlerinde ise, ırmaktan düşen muâzzam bir çağlayan vardı.

"Şu ânda, Karam Uçurumu'nun tam ortasının aşağısındayız," dedi yaşlı yeşilgöz. "Buradan yukarıya çıksak, Karamüstü'ne ulaşamayız. Oysa ben, bilhassâ Karamüstü'ne çıkmayı planlamıştım." Sol yöne döndü. "Buradan yola devâm ediyoruz."



Biraz daha sonra, Alazköy kenti, ayaklarının altındaymış gibi gözüküyordu. Dinlenebilmek için biraz oturup, bir şeyler içtiler.

"Görüntüye, doyum olmuyor, değil mi?" dedi Tankut.

"Nâmümkün! Böyle bir görünüm, masallarda bile olmaz. Şu sağ taraftaki orman ve çim karışımı alan ne?"

"Orası aslında bir taşınmazın çatısı. Görünen alanın altında, her biri en az üç metre yüksekliğinde, sekiz kat var. Eğlence merkezi ve bâzı alışveriş olanakları var orada. Ayrıca çeşitli alanlarda spor kompleksleri var. Hem dinlenme amaçlı bir düzlük, hem de Uzun Gölet'in oluşması için akıntı önlemi almak için, o taşınmaz fevkalâde bir fırsattı. Hem ticâret, hem spor, hem eğlence, hem de dinlenme."

"Görüntünün, önünde, sağında ve solunda da gezi şeritleri gözüküyor."

"Evet, hem gezinti, hem bisiklet yolu. Kuzeyde de bu yol devâm ediyor. Yeşil alanda da bu yollarla bir ağ örülmüş."

"Sol tarafki otomobil yolu çok güzel tasarlanmış."

"Evet, Hemen altında da, transit geçiş için, yol tüneli var."

"Anımsıyorum. Alazköy'e yeni geldiğimde, o tünellerden geçmiştim."

Dere suyunun bir kısmı, o yapıtın ikinci yarısınnın ortasına kusursuz yerleştirilmişti. Güneyden kuzeye akan su, sanki doğal bir ırmak gibi gözüküyordu.

Yola devâm etmeden önce, Gizem, sırt çantasından bir elma çıkardı. Temiz hava, ne kadar da açlık yapıyordu!



Bir ara, orman içinde yol alırken, Tankut, durdu. Yolun sağ kıyısındaki bir bitkiyi gösterdi. "Bunun, ne olduğunu bir türlü öğrenemedim. Tüm Alazköy'de, bu bitkiden, yalnızca bu örnek var. Siz, ne olduğunu biliyıor musunuz? Bir koklayın."

Gizem, eğildi ve bitkiyi kokladı. "Hârika kokuyor," dedi. Sol dizinin üzerine çöktü. Bitkinin büyük yapraklarının birinden, küçük bir bölüm yırttı; parmakları arasında ezdi ve yine kokladı. Yaprak atıklarını attıktan sonra, parmaklarını, yeniden kokladı. "Bu, enfes bir koku! İştâh açıcı; tam baharatlık; bifteklere ya da kıymalılara bire-bir. Dilerim ki, zararlı madde içermesin."

"Kuracağınız laboratuarda, bunu da araştırırsınız. Likör yapımında ya da genel olarak baharat anlamında kullanlabilir mi? Göreceğiz. Ayrıca ilâç sanâyisinde yararlanılır mı? Onu da araştırırsınız. Doğal ortamındaki özgün şeklinde çoğaltmanın yollarını da ararsınız. En azından, güzel görünümlü ve güzel kokulu bir bitki olarak, bahçelere ve teraslara dikilir."

"Geride bıraktığımız her dakika, 'bana' neden gerek duyduğunzu daha iyi anlıyorum."

Tankut, saatine baktı. "Zamanlamaız tam planladığım gibi. Yaklaşık birbuçuk saattir yoldayız. Saat onsekizde Alazköy'e dönmüş olmamız gerekiyopr."

"Neden bu zamanlama? İşiniz mi var?"

"Bu yükseklerde hava, ânîden kararır. Bir sâniyeden diğerine, zifirikaranlık, üstümüze çöker. Bir-birimizin silüetini bile göremeyeceğimiz kadar karanlık olur."


***

Onbeş dakika sonra, geniş bir yay çizerek, Karamüstü'nün ortasına vardılar.

Çam ağaçlarının gölgesinden çıkar-çıkamz, Gizem'in gözleri faltaşı gibi oldu. Montunu ve sırt çantasını çıkarıp, bir yerlere fırlattı. "Amaniiin! Bu ne güzellik! Şu doğaya bakar mısınız? Alazköy'ün, yukardan görüntüsü de bambaşka!" Kollarını açtı. Geriye bakarak, "Bay Tankut, gelin!" dedi. "Gelin buraya!" Hârikalar Diyârı'ndaki bir çocuk gibiydi.

"Yok, cânân kızım; ben dinleneyim." Bir kayanın üstüne oturdu. "Siz, eğlencenize bakın. Doya-doya izleyin." 'Yükseklik korkum olduğunu şimdilik söyleyemem ki.'

Buradan, hattâ otuzyedi katlı Tankut Kule'nin çatısı bile gözüküyordu. Hilâl şeklinde sıralanan altı gökdelenin de çatısı gözüküyordu. Çatılardaki serâlar, çimler, çiçekler ve süs havuzları da, sanki elinin altındaymış gibi duruyordu; sanki arada üç kilometreden fazla uzaklık yokmuş gibi!

Kısa süre sonra, "Bayan Gözsel," dedi Tankut, "gelin, bir sandviç yeyin; ve bir şeyler için. Mutluluktan, susuzluğunuzu ve açlığınızı unutuyorsunuz." Bunları söylerken, şişe suyundan, bir avuç suyu, yüzüne çarpmıştı. Hava sıcaklığı yaklaşık on dereceydı; ama dağ tırmanışı, onu iyice yormuş, vücut ısısını yükseltmişti.

"Bir dak..." Yüzünü Tankut'a çevirerek, ona bir şeyler söylemek istemişti. Tam söze başlamıştı ki, ayağnın altındaki küçük bir çakıl, dengesini dağıttı. Gizem, ânî bir refleksle kendini öne atmıştı; ama arkasına doğru değil...

Uçuruma atlamıştı!

"Gizeeem!" Tankut, yerinden fırlamıştı; sesi, tüm vâdide yankılanıyordu! "Gizeeeem! Kızıııım!" Yükseklik korkusunu unutup, uçurumun kıyısında diz çökmüş, ellerinin üzerine dayanarak, kafasını uçurumun kıyısından dışarı sarkıtmıştı. Aralıksız, "Gizeeem!" diye bağırıyordu. "Kızııım!" Ama Gizem'i göremiyordu. Demek ki, aşağıya düşüp, ağaçların arasında kaybolmuştu.

Tankut, umutsuzluktan ne yapacağını bilmiyordu. Çâresizdi!


***


Tarih: 15.08.2014 Bölüm: Aradık ve bulduk!


Öykünün tüm parçaları
- 9. parça
- 8. parça
- 7. parça
- 6. parça
- 5. parça
- 4. parça
- 3. parça
- 2. parça
- 1. parça


Tüm Bölümler
10. bölüm: Kutluluklar ola! (Hazırlanıyor!)
9. bölüm: Mutlu başlangıçlar!
8. bölüm: Kara sevdâmsın sen!
7. bölüm: Öleceğim özleminle!
6. bölüm: "Seni seviyorum!"
5. bölüm: İncelemek ve araştırmak! (2)
4. bölüm: İncelemek ve araştırmak! (1)
3. bölüm: "Ben, kimim?"
2. bölüm: Araştır ve bul!
1. bölüm: Aradık ve bulduk!
Aradık ve bulduk!
© Erol Sürül | Sitemin tüm hakları saklıdır.