1. bölüm Aradık ve bulduk!
8. parça


Aysun, başağrısının geçtiğini farketti. Aklına, Gizem geldi. Telefonunu aldı; bir numara seçerek, onayladı.

Tankut, yanıt verdi: "Efendim?"

Aysun, duyduğuna inanamadı. "Efendim, siz misiniz?"

"Aysun Ağtaç?"

"'Ağtunç', Efendin. Evet; benim. Gizem'in telefonu sizde ise, kendisi nerde?"

Tankut, biraz düşündü. "Kendisi, şu ân bir ağacın tepesinde; araştırma yapma amacıyla." Erkil erkekler, pek yalan söyleyemez; Tankut da, böyle durumlarda, güçlük çekiyordu.

"Efendim, ona dikkat edin; yalvarırım! İçimde tûhaf bir duygu var."


***

Ulaş'ın içindeki burukluk, yokoldu. Artık tümden doğal soluk alabiliyordu.

Hâlâ yukarlara, Karam Uçurumu'na bakıyordu. O nesne, artık dibe varmıştı.

Hayretle karışık, gözlerinin içi gülüyordu. Bir insan, nasıl olur da, o uçurumdan aşağı tuırmanmak ister? Hangi akl-î selim, bu kadar uçuk olabilirdi?


***

Gizem'in, yorgunluktan pestili çıkmıştı. Ona rağmen, çok açıktığını ve susadığını farketti. Kalkıp, yoluna devâm etmeliydı.

Yaprak ve çalı sesleri duydu. Gelen sese, kulak kestirdi; çalı sesi, devâm etti. Ses, bir-kaç metre aşağıdan geliyordu. Gizem, yavaşça kalktı. Ayağının altındaki kaya parçaları, çok ses çıkarıyordu. Karağaç ve çalılıklar arasında, dikkatlice aşağı yürüdü. Biraz ötede, kara bir şey kıpırdadı. Bekledi. Domuzu, artık görüyordu.

Genç kadın, yaşamı boyunca, ilk kez domuz görüyordu. Uzun aradan sonra, ilk kez yüzü güldu. Hayvanı ürkütmemek için, biraz beklemeye karar verdi. Aynı ânda da, ona biraz daha yaklaşmayı isterdi. Ama bu isteğini, başka bahâra saklayacaktı.

Yeterince beklediği kanısına vardığında, artık domuzun uzaklaşmaya niyeti olmaığını anladı. Yerden bir taş aldı; domuzun yakınına bir yere fırlattı. Hayvan, ânîden koşuşturmaya başladı.

Gizem, ormandaki milyonlarca koku arasından su kokusunu sezdi. Gezi sırasında, bir ırmağın kıyısından yürüdüklerini anımsadı; o ırmağın pınarı, buralarda bir yererde olması gerekirdi.

Aşağı tırmanmayı sürdürdü. Lâstik ayakkabılar, bu arâzide bir nimetti; hem esnektiler, hem de kaymayı önlerler.



Yaklaşık beş dakika sonra, sağ taraftan düşük bir hışıltı duydu. Gözleri parladı. Hemen o yana yöneldi.

Kısa süre sonra, büyüleyici bir manzara ile kaşılaştı: Bir göl vardı orda! Gölün tam ortasından su yükseliyordu; su, havaya fışkırmıyordu; kabarıkçıklar oluşuyordu. Gizem, gölün önüne tomaldı; kana-kana içti. Ne kadar lezzetli bir su idi!

O sırada, ellerinin farkına vardı; yırtık-pırtık, kan-revâ içindeydiler! Çok da kirlenmiştiler.

Aynı ânda, vücût ısısını da farketti. Hemen suya girmek istedi; bu, ne kadar güzel olurdu! Ama giysisini ıslatamazdı. Hızlıca soyundu; kısa süre sonra, çırılçıplaktı. Buz gibi suya kendini verdi. Soğuğu sezinmiyordu. Su, ona çok iyi gelmişti. Yüzüne ardı-ardına iki avucuyla su çırptı.

Suyun çıktığı noktaya yüzüstü yattı; tüm vücûdunu su kaplamıştı. kendini, bir jakuzideki gibi sezindi. Tüm dünyâ, umrunda değildi. Yalnızca saçlarının ıslanmamasına dikkat etti.

Ama aynı ânda, bu güzel zevki paylaşacak kimse olmadığı için de üzüldü.

O ânda, aklına, Aysun geldi. "Aysun? Bay Tankut?" diye mırıldandı şaşkınca. Ne yazık ki, telefonu yanında değildi. Jakuzi keyfinden vazgeçmek güdümündeydi; hem karnı zil çalıyor, hem de zamânı daralıyordu. Saat, onyediye yaklaşmış olmalıydı.

Sudan çıktı; önce bir elbise parçasıyla ayaklarını kuruladı; sonra da ivedice giyindi. Tam o ânda, gölün öteki kıyısında, dev gibi bir ayı belirdi. Bu, yaşamındaki başka bir 'ilk' idi. Gülümsedi. "Artık, gölü sana devrediyorum, dostum. İyi eğlenceler!"

Çalıllık ve otlarla dolu, engebeli ve dik arâzide, koşarcasına yol aldı.

Her ne pahasına olursa olsun, Tankut'un yanına varana kadar, yoluna ara vermemeye karar verdi.



Yolun yaklaşık yarısını geri bıraktığında, ormandan çıkmış ve buluşma yerine epeyce yaklaşmıştı. Bir-kaç adım sonra, büyük bir kayanın üzerine çıktı. "Bay Tankuuut! Bay Tankuuut!"

Tankut, ırmak kıyısında oturmuştu. Gizem'in sesini duyunca, ayağa fırladı. "Gizeeem! Gizeeem! Sizi duyuyorum. İyi misiniz?"

"Çok iyiyim. Beş dakika sonra yanınızdayım. Karnım, zurma çalıyor."

Tankut, gözyaşlarına egemen olmalıydı. Gizem, yanına vardığında, onu, bitkin ve kırılmış görmemeliydi. "Size doğru geliyorum." Gizem'in sırt çantasını eline alarak, ırmaktan karşıya geçti; ve sağ yöne giden patikada yolunu sürdürdü. Üç dakika sonra, yolun ortasında kesiştiler.

Bir-birlerine iki metre yaklaşınca, durdular. Bir süre bakıştlar. Tankut, çantadan bir sandviç çıkarıp, genç kadına uzattı. Gizem de iki adım öne atıp, uzatılanı aldı. Poşeti boşalttıktan sonra, Tankut'un elindeki çantaya attı. Büyük bir ısırık aldı.

"Kızım, biraz yavaş yeyin. Her bakımdan sağlığa yararlıdır. Hadi; gidelim."

Diğer eşyâların yanına vaıncaya kadar, Gixrm, sandvicini çoktan bitirmişti. Güzel kahramânın biraz dinlenmesi için, orada, ırmak taşlarının üzerine oturdular.

"Size hayrânım, Bayan Gözsel. Nasıl kurtulduğunuza, bir türlü akıl erdiremiyorum."

Gizem, çantasından armudu ve meyve suyunu çıkardı. "Saat kaç?" Çok dingindi.

"Beş onbeş. Acelemiz yok. Bundan sonra yukarı tırmanış değil, aşağıya iniş yapacağız. Anlatmayacak mısınız?"

"Her şeyden önce, sizi yeniden görebildiğime çok seviniyorum. Önümüzde bir saate yakın süremiz var."



Gizem, montunu, termos çantası ile, onun sapı arasına sıkıştrmıştı. Sırt çantasını da takınıp, Tankut'un yanında yola çıktı. Geldikleri gibi, aynı ırmağın kıyısından yürüyorlardı.

"Bayan Gözsel, sâkin olmaya çalıştığınızı görüyorum. Hadi; başlayın anlatmaya."

Gizem, sağ yanında yürüyen adama sarılmak istedi; ama kendine egemen oldu. Çevresine bakındı. "Şuraya oturalım," dedi ve yamacın başlangıç büklümünü gösterdi. "Burada, konuştuklarımızı kimse kolaylıkla duyamaz."

"O kadar mı heyecânlanacağım?" Oturdular.

"Anlatacaklarıma, herkes heyecânlanır. Nerden başlayayım?" Düşünme arası verdi. "Dengemi kaybetip düşmüştüm. Bir ara, yerçekiminin etkisinin azaldığını farkettim. Ya hayâl görüyordum, ya da durum gerçekti. Ölmüş olduğumu bile düşündüm. Ama ben düştükçe, düşüş hızım azalıyordu. Her ân biraz daha yavaş düşüyordum." Gizem, Tankut'a baktı. Dingin bir hâli vardı. Yüz ifâdesi boştu. Kadın, şaşırdı. "Beni gerçekten dinliyor musunuz?"

Tankut, genç kadına baktı: "Evet; dinliyorum, cânân kızım."

"Neyse; hızım, sürekli azalıyordu. Aşağılara bakıp, karar verebileceğim kadar yavaşlamıştı. Aşağılarda bir girinti gördüm. O girintiye sığınmalıydım, Sonra, düşerken, yön değiştirme isteği doğdu içime."

"Yânı uçarken verilen ve değiştirilen yön gibi mi?" Delikanlı Tankut, genç kızın güzel yüzüne bakıyordu.

"Evet. Kollarımı ve bacaklarımı kullanarak, birazcık olsun yönümü değiştirmeyi başardım. Sonunda, bu teknikle, o girintiye sığınabildim."

Tankut susuyordu. Gizem de susmayı yeğledi. İkisi de düşünüyordu.

Uzunca bir suskunluktan sonra, Tankut, sözü açtı: "Peki, o kuytudan atlayarak, uçurumun dibindeki yere aynı biçimde konmayı düşündünüz mü?"

"Elbet de düşündüm. Ama kendimden emîn değildim; onun için, atlamayı gözüme kestiremedim. Sonuçta, ölüm de söz konusudur. Daha kötüsü, fecî biçimde yaralanma da var." Yeniden duraksadı. "Belki de bizim anlayamayacağımız başka bir şeyler oldu. Belki de bilmediğimiz bir güç, beni korudu."

Tankut, dalgınca boşluğa baktı: "Benim anlamadığım bir şey var: Sizin düşmenizle, benim uçurumun kıyısına fırlamam, neredeyse eşzamânlı oldu. Yâni sizin düştüğünüz ândan bir sâniye sonra, aşağıya baktım. Sizin anlatmanıza göre, sizi, serpinirken görmelydim."

Gizem, kaşlarını kaldırdı; dudaklarını sıkıştırdı. "İlginç. Oysa, en az üç, bilemedin, dört dakika, havada düşüşteydim. Aslında bana çok daha üzün geldi; ama o uzunluk, şaşkınlığımın ürünüydü. Zamânı çok daha hızlı algılıyordum."

"Cânân kızım, siz hızlı düşünerek, beni bir yanlış tavırdan korudunuz. İyi ki, yardım çağırmaktan beni geri aldınız. Bu durum, gerçekten çok sorgulanacak bir olay."

"Evet. Bir sonraki hamlemiz nasıl olmalı? Bu durumdan, hangi dersi çıkarmalıyız? Ve bunlar gibi düzinelerce sorunun yanıtını bulmalıyız."

"Dosdoğru. Bu olanları, hiç kimse bilmemeli; ikimiz dışında. Aman! Anneniz-babanız bile bilmemeli." Işın yüzlü kadın, ceplerinde bir şeyler arandı. "Ne arıyorsunuz?"

"Telefonumu."

Tankut, telefonu, kendi cebinden çıkarıp, genç kadına uzattı.

Gizem, aracı çalıştırdı. "Zâten çekmyor. Burada çekmiyorsa, Karamüstü'nde hiç çekmiyor demektir."

"Haklısınız." Gizem'in yüzü yeniden aydınlandı. Irmağı göstererek, "Şu ırmağın pınarını gördünüz mü?" diye sordu.



Kalaman deresine yaklaştıklarında, yoldan biraz uzaklaşarak, bir kuytuda yere oturdular. Bu sefer Tankut, elma yiyordu.

"Bay Tankut, Alazköy'de, kapalı yüzme havuzu var mı?" Tankut, 'O da nerden çıktı?' diye sorar gibi baktı. "Son edindiğim deneyimden sonra, bâzı deneyler yapmak istiyorum."

"Evet, var. Saat sekiz ile yirmiiki arası açıktır." Elmasını ısırdı. Genç kadın, işverenine, soru yöneltir gibi baktı."Normal iş saatlerinde ayrıcalık yapamam. Bu, görgüsüzlük olur. Ama yirmiikiden sonra, dükkân sizindir; tepe-tepe kullanın."

Gizem, bir çacuk edâsında başını eğdi, dudaklarını büktü ve kaşlarını kaldırdı; çocuklar gibi gülüyordu. Ama yine ciddîleşti: "Peki, yüksek atlama kulesi var mı?"

"Var. Altı metre."


***


Tarih: 15.08.2014 Bölüm: Aradık ve bulduk!


Öykünün tüm parçaları
- 9. parça
- 8. parça
- 7. parça
- 6. parça
- 5. parça
- 4. parça
- 3. parça
- 2. parça
- 1. parça


Tüm Bölümler
10. bölüm: Kutluluklar ola! (Hazırlanıyor!)
9. bölüm: Mutlu başlangıçlar!
8. bölüm: Kara sevdâmsın sen!
7. bölüm: Öleceğim özleminle!
6. bölüm: "Seni seviyorum!"
5. bölüm: İncelemek ve araştırmak! (2)
4. bölüm: İncelemek ve araştırmak! (1)
3. bölüm: "Ben, kimim?"
2. bölüm: Araştır ve bul!
1. bölüm: Aradık ve bulduk!
Aradık ve bulduk!
© Erol Sürül | Sitemin tüm hakları saklıdır.