1. bölüm Aradık ve bulduk!
9. kısım


Bahçe kapısından içeri girerken, Tankut, Gizem'e döndü: "Anneniz ve babanızın, size, neden 'Gizem' adını verdiğini, şimdi anlıyoruz."

Gizem, onaylar gibi güldü.

Eve girdiklerinde, Sekmen, şok çeçirdi. "Bu ne hâl? Elleriniz, paramparça oldu! Banyoya gidin ve ellerinizi yıkayın. Ben de size, merhen getireyim." Hemen uzaklaştı.

Dahâ sonra, salonda, koltuk takımında, karşılıklı koltuklarda oturdular. Sekmen, onların önüne, birer Türk kahvesi koymuştu.

Tuğbay, elindeki dosyayı ve dolma kalemi, Tankut'un önüne bıraktı.

"Her şey hazır mı?"

"Evet," diye kısa kesti Tuğbay.

Tankut, dosyayı açıp, Gizem'le yapılacak kirâ sözleşmesinin, iki örneğini imzâladı. Sonra, hepsini, Yeşilgöz'ün önüne itti. "Buyrun, Bayan Gözsel."

Gizem, kendisine sunulan dosyaya, kısaca gözattı. Örneklerdeki "kirâcı" bölümünde, adının altına, imzâsını attı. "Teşekkür ederim, Bay Tankut. Hepimize hayırlı olsun. Ayrıca bugün, o kadar gelişmelerle karşılaştık ki, bu bir gün, sanki bir yıl sürdü. Ama çok güzel ve serüven dolu bir gündü. Otele gidip, hemen duş almam gerekecek. Çok yorgun-bitkin ve bakımsız sezinleniyorum."

Bu sırada, Tuğbay, Gizem'in önüne, bir anahtarlık bırakmıştı. Yeşilgöz, sözleşmenin, kendisine değgin olan örneğini ve anahtarları alıp, ayağa kalktı.

Vedâlaşmadan önce, sırt çantasını, içindekilerle birlikte, yanında götürmek için, izin istedi.


***

Bahçe kapısı zili çaldı. Bigün, monitörden, konuğun, kim olduğuna baktı.

Sarışın, çiçek desenli entârili bir kadın, yanındaki bir valizle bekliyordu.

Bigün biliyordu, ama yine de, düğmelerden birine basarak, sordu: "Efendim? Siz, kimsiniz?"

Güzel bir kadın sesi, karşılık verdi: "Ben, Aysun Ağtunç."

Bigün, önce, ikinci bir düğmeye bastı; ardından da, önceki düğmeye dokundu.

O arada, Tanıl Tuğbay, hızlı adımlarla dış kapıya ulaştı. "İyi akşamlar, Bayan Ağtunç. Ben, Tanıl Tuğbay." Aysun'un valizini, elinden aldı ve giriş kapısına yöneldiler.

Vardıklarında, Aysun, Bigün'e, "Eğer yanlış bilgi almamışsam, siz, Bigün Boğa olmalısınız. İyi akşamlar."

"Hoş geldiniz, Bayan Ağtunç."

Aysun, koltuk takımına yönelirken, Tuğbay da, elindeki valiz ile, merdiven basamaklarını tırmandı.

"Bay Tankut geldi mi?" diye sordu sarışın lüleli güzel.

"Evet; geldi. Mahzende kendisi." Aysun, bir soru yöneltir gibi Boğa'nın yüzüne baktı. "Bay Tankut, belirli aralıklarla, şarap şişelerini çeviriyor. O işi, kimseye bırakmaz. Ama eli, kulağındadır; her ân gelebilir. Size, ne ikrâm edeyim?"

"Teşekkür ederim. Bir şey almayayım."

"Ev halkı, birazdan geri çekilecek. Bir isteğiniz olursa, lütfen çekinmeyin."

"Şimdilik, durumundan, çok memnûnum; çok teşekkür ederim. Size, iyi geceler diliyorum." Aysun, bu durumlardaki her hâli gibi, sürekli bir gülümsemedeydi.


***

Onbeş ilâ yirmi dakîka, orada beklemişti; zâten kendisi de, on dakîka erken gelmişti.

Ama artık, sıkılmaya başlamıştı. Koltuktan kalktı. Salonu, gözden geçirdi, Kimi kuytularda, bir yerlere açılan kapılar vardı. Merdivenlerden yukarı baktı; 'Orası, bugünlük, en önemli yer,' diye düşündü; yine gözleri parlıyordu.

El çantasını alarak, tekin adımlarla, basamakları çıktı. Burada, hem sağa, hem sola giden koridorlar vardı. Tuğbay'ın, bavuluyla, sola gittiğini görmüştü. O yana yöneldi. Belirli aralıklarla, ardı-ardına kapılar vardı. Önce, sağdaki ilk kapıyı açtı; hiç bir anlam veremediği bir oda idi; ayrıca, havası temiz olmasına karşın, penceresi yoktu.

Durdu ve düşündü; mantık yürütmeye çalıştı. 'Sağdaki odalar, yamaca denk geliyor ve penceresiz ise, bu durumda, Bay Tankut'un odası, sol yanda olmalıydı. Sol yanda, en büyük odanın konuşlandırılması, nerede olur? Böyle! Koridorun sonunda!'

Tekin adımlarla, koridorun sol yanındaki, son kapıya kadar gitti. Orada durdu; heyecânlıydı. 'Acabâ bu kapının ardında, beni ne bekliyor?' diye düşündü. Son beş günde yaşadıklarına bakılırsa, burada da kendisini, bir sürpriz bekleyemezdi; çünkü her durumla, karşılaşmayı kabullenmişti.

Çantasını, sağ eline aldı; sol eliyle, ânîden kapıyı açtı. İçeri girmeksizin, görebildiği kadarıyla, bu oda, kendi yatak odasından neredeyse daha büyüktü. Kapının eşiğine geçti; içeriyi, gözden geçirdi; yaklaşık altı metreye yedi metre boyutlarında bir oda.

Kapının karşı yönünde, iki pencere vardı. Sola baktı; ortada, iki metre genişliğinde bir yatak. Onun dışında, tüm duvar; dolaplardan, kimi aynalı dolaplardan ve yatağa, eşit uzaklıklarda duran iki kişisel bakım masası ve her masanın önünde, iki iskemle vardı. Sağ duvar, boydan boya elbise dolabı idi.

Giriş kapısına denk gelen duvar, genellikle tablolar ve benzeri sanat eserleriyle donatılmıştı. Belirli aralıklarla, iki kapı vardı; banyo ve mutfak olmalıydılar.

Aysun, karyolaya vardı; çantasını, üzerine attı ve ayak korkuluklarının ortasından, yatak örtülerini, özveriyle kaldırdı; bu, iki metre genişliğinde, tek bir döşekti. Sonra, sağına döndü; pencerenin önünde, iki kişilik bir masa ve iki sandalye duruyordu.

Bilinçaltının oyununa geldi ve tavana baktı; orada, yatağın ayak kısmı ile duvar dolaplarının hizâlarının tam ortasında, iki çelik halka vardı. Buna, bir anlam veremedi. Dolaplara doğru yürüdü; en sağındaki bölmeyi açtı; ortasına kadar, alt yarısı, çekmecelerden; diğer üst yarısı da, regallerden oluşuyordu. Sıradaki ikinci dolabı açtı; üst böçmesi, regallerden; alt kısmı da, askılıklardan oluşuyordu.

Ortadaki dolap, yaklaşık üç metre genişliğindeydi; ve üç sürme kapağı vardı. Dolabı iyice açıldığında, sarışın güzel, ânîden bir adım geriye attı; ürkmemişti; korkmamıştı; her nedense, tûhâf bir biçimde, çok iyi sezinleniyordu. Önünde gördüğü manzaranın, bir benzeriyle, dahâ önce hiç karşılaşmamıştı.

Gördüğü, dolap bölmesi idi; ama giysi dolabı değildi!

Üç metrelik bölmenin tam artasında, bir X yükseliyordu. Yüksekliği, birseksen; eni de, birellii olmalıydı. Ortasından yukarı da, bir kolon yükseliyordu; bu kolonun alt kısmı, üçgen biçimindeydi; ve X'e değmiyordu. Bu kolonun uçu ile X formunun üst kolonlarının uçu, aynı yükseklikteydi. Dört X kolonunun uçunda ve yukarı yükselen kolonun da üstünde, halkalar vardı. Bu yapıtı yapan marangoz, gerçekten de, işinin uzmanıydı. Kolonların her biri, sünger ve ten rengi deri ile kaplıydı. Sarışın lüleli güzel, dahâ önce, böyle bir şeyden, ne duymuş, ne de benzerini görmüştü.

Ama bu X'in çevresinde gördüğü nesneler, ne olduklarını, besbelli gösteriyordu.

Bu, bir 'aşk çarmıhı' idi. Çevresinde; çeşitli kırbaçlar, kamçılar, her tür ve boyutta kelepçeler, her çeşidinden kıskaçlar, sarkaçlar, genişleticiler, esneticiler, çeşitli boyutlarda ve formlarda dildolar ve dahâ sayısız oyuncak türleri asılıydı; ya da küçük regallerdeydi. Bir kısmı da, dolabın tavanından sarkıyordu.

Dahâ yukarda, bir regal vadı. Ama orada ne olabileceği, şimdilik, Aysun'u ilgilendirmiyordu.

Yüreğinin, duracak gibi attığını farketti! Gözlerinden, kıvılcımlar fışkırıyordu! Varlığından, hiç de haberdâr olamayacağı nîmetlerle, karşı-karşıyaydı!

Bilinçaltına, söz kestiremedi; aşk çarmıhına, iyice yaklaştı; üst kolonlarını okşadı; sanki, sevgilisini okşuyordu! Gelişigüzel, oyuncaklara dokunuyuordu. Kimilerini, eline alıyor ve yeniden, yerine asıyordu.

Birden, çok tûhâf bir kelepçeyi, elinde buldu. 'Bu da, neyin nesi?' Aşk çarmıhına baktı; o beş halkayı anımsadı. Elindeki kelepçenin, bir halkası standart idi; diğeri ise, en az yirmi santimetre çapındaydı.

Gülümsedi.

Sanki bu işlerle, yıllardır içli-dışlıymış gibi, dolap bölümünün sağına asılan kelepçelerin, en uzun zincirli olanını, eline aldı; bir halkasını, ortadan yükselen kolonun üstündeki halkaya taktı. Büyük halkalı kelepçenin küçük halkasını, asılı duran kelepçenin diğer halkasıyla birleştirdi. Büyük halkayı açıp, geri dondü; çarmıha yaslandı ve halkayı, dikkatlice boynuna geçirdi. Kilitlenmemesi için de, halkayı, tam sıkmadı.

Ardından, kollarını açtı; biraz yukarı kaldırdı ve ayaklarını gerdi. İşte; şimdi, aşk çarmıhının biçimine dönüşmüştü!

Yalnızca, efendisi eksikti.

Doya-doya tadına varmak için, biraz bekledi. Gözleri, mutluluktan parlıyordu! Sonra, halkayı, boynundan çıkararak, bir adım öne attı; dolaptan çıkmıştı.

İstemi dışında, yukarı baktı; tavandaki halkaların, ne işe yaradığını, artık biliyordu.


***

Tankut, ellerindeki bir şişe şarap ve iki bardakla, içeri girdi.

Aysun, açık dolaba, bir adım uzakta durmuş, tavana bakıyordu. Efendisine baktı; başını, öne eğdi. Tankut'u görünce, Aysun'un dizleri gevşedi. Yere yığılacak gibi sezindi. Damarlarında dolaşan kanı seziniyordu; yüreğinin gümbürtüsü. kulaklarını çatlatacaktı!

Tankut, şarabı ve bardakları, komidinin üstüne koydu. Hızlı adımlarla, Aysun'un yanına gitti; onun yüzüne baktı; ama gözlerine değil; sanki aynı ânda, yüzünün her noktasına bakıyor gibiydi.

İvedi davranmaksızın, Aysun'un yanına vardı; kölesini, iki omuzundan, kıskıvrak yakaladı; ânî bir hamleyle, kendine çekti. Güzel kadını kucaklar gibi, kollarını sırtına götürdü; sıkıştırır gibi, elleri, aşağıya kayıyırdu; Aysun'un, güzel bir sırtı vardı.

Sevdiceğinin teni yanıyordu! Bu ısıyı, entâriye karşın sezinebiliyordu.

Aysun'un kolları, -kalçalarını okşar gibi- aşağı sarkıyordu. Yüreği zıplıyordu! Soluk almakta güdümleniyordu. Sızı sezinmek istiyordu; efendisinin ona vereceği, tatlı bir sızı! Yalnızca bedenini değil, efendisi, rûhunu da kelepçelemeliydi! Düşüncelerini, sonsuzluğa hapsetmeliydi!

Tüm bilinci ile, O'nundu! Efendi'sinindi!

Tankut'un elleri, Aysun'un kıçına varmıştı; önce, kalçalarını yokladı; sonra da ellerini, yine yukarıya doğru gezdirdi; ve ânî bir hareketle, yâreninin kıçını kaptı; ve o mukemel kıçı sezinmek için, onu okşadı. Kesin bir hamle ile, Aysun'un entârisinin eteğini yukarı çekti.

Ellerini, önce aşağıya kaydırdı; sonra elleri, bir-birine yaklaştı ve parmaklarıyla Aysun'un kıçının ortasına doğru gezindi; kölesinin kilotu yoktu! Efendi, mutlu oldu; çünkü sâhip, iyi bir köleye, her ân kesintisiz ulaşabilmelidir.

Sol koluyla, kölesini, sırtından sıkı-sıkı kavrarken, sağ eliyle de, kıçını okşadı; sonra orta parmağını, o kusursuz iki yuvarlağın arasına götürdü; önce aşağı, sonra yukarı gezdirdi; ve okşadı; ve okşadı! O mükemmel kıçı, büyük bir zevkle oğuşturdu; o kusursuz kalçaları, yine ve yine okşadı.

'Anlaşılan, yeni kölem, sınırsız bir buyruksever!' diye düşündü. Bu kez, kendisi heyecânlandı. "Unutma ki, ne derece boyuneğer olursan, o kadar mutlu bir kadın olursun. Anladın mı!"

Aysun, -tutkulartından ötürü, ancak fısıldayabildi: "Anladım... Efendim. Kayıtsız-koşulsuz... boyuneğer olacağım. Efendi'me... lâyık olmaya... özen göstereceğim."

Aysun'un kolları, hâlâ aşağı sarkıktı; ve başı, hâlâ öne eğikti; sanki başını, efendisinin omuzuna yaslıyor gibiydi. Kıpırdayamıyordu. Yüreği, duracak gibiydi. Efendisi, onu, kollarında tutmasa, yere yığılacak gibi seziniyordu.

"Sen, benim 'kölemsin'; benim 'malımsın'! Anladın mı?!"

"Buyruğunuz... beni... mutlu ediyor... Efendim. Siz... yeter ki... buyurun."

Tankut, ağzıyla, Aysun'un boğazının sağına yaklaştı; ve ısırdı!

Aysun, gözlerini yumarak, tutkuyla inledi. (2. bölümden sürekleyin.)


***

(Son düzenleme: 01 nîsân 2018)

Târih: 15.08.2014 | Bölüm: Aradık ve bulduk!


Öykünün tüm kısımları
- 9. kısım
- 8. kısım
- 7. kısım
- 6. kısım
- 5. kısım
- 4. kısım
- 3. kısım
- 2. kısım
- 1. kısım





Tüm Bölümler
12. bölüm: Yasalar, her şeyden üstündür!
                  (Hazırlanıyor)
11. bölüm: Tepetaklak!
10. bölüm: Kutluluklar ola!
  9. bölüm: Mutlu başlangıçlar!
  8. bölüm: Kara sevdâmsın sen!
  7. bölüm: Öleceğim özleminle!
  6. bölüm: "Seni seviyorum!"
  5. bölüm: İncelemek ve araştırmak! (2)
  4. bölüm: İncelemek ve araştırmak! (1)
  3. bölüm: "Ben, kimim?"
  2. bölüm: Araştır ve bul!
  1. bölüm: Aradık ve bulduk!
1. bölüm Aradık ve bulduk!
© Erol Sürül | Sitemin, tüm hakları saklıdır.