10. bölüm Kutluluklar ola!
6. kısım


Avludaki muhâbirlerin çoğunluğu, binânın giriş kapısına yöneldi. Üç dost, oradan ayrılmamışlardı; muhâbirlere, bir demeçte bulunmaları gerektiğini, biliyorlardı.

Basın üyeleri, bir ağızdan sorular haykırıyordu.

"Bayanlar-baylar!" diye bağırdı Aysun. "Hep bir ağızdan konuşmayın; teker-teker konuşun."

Muhâbirlerin kimileri, vâlî ve kaymakâmın tavırlarına değindi.

"Bayanlar-baylar! Şirketlerimizin çalışanı ile, aynı düşüncedeyim. Arkadaşımızın suç duyorusuna, harfiyyen katılıyorum."

Bu sırada, Tankut da söz aldı. "Ben de Bayan Ağtunç'u, bu tavrında destekliyorum. Diyeceğimiz, bu kadar!"

O sırada, Deniz Düşel de belirdi. Muhâbirlar, ona da yöneldi. "Dostlar! Olup-biteni, cam arkasından izledim. Vâlî ve kaymakâmın tavırları, bağışlanabilecek türden değil. İkisini de kınyorum!"

Aysun, yine söz aldı: "Bayanlar-baylar! Görgü kuralları, yaşamın özünü belirler. Kamu çalışanları, bilhassâ vâlî ve kaymakâmlar, bu konuda, topluma; öncü ve örnek olmalıdırlar. Oysa, sözügeçen kamu çalışanlarımızın tavrı, imam ve cemâat örneğine, çok yaklaşıyor. Kınıyorum!"

Basın üyeleri, onları, sorularla bombalamayı sürdürürken, dört kişi, birlikte, salona geri döndüler. Kaygusuz ise, orada kaldı ve bir-kaç resim dahâ çekti.


***

Gizem, arabasına bindikten sonra, biraz beklemeyi yeğledi. Kısa süre sonra, yola koyuldu; Anadar Caddesi'nde, direksiyonu, sağa çevirdi. Caddeyi kuşatan kalabalık arasında, güçlükle yol alabildi.

Vâlî ve kaymakâmın arabalarının yanından geçerken, başını sağa çevirip, gelişmeleri gözetledi. Dayak yemiş olan korumalar, dahâ yeni kendilerine gelebilmişti. İki koruma, arkadaki kaymakâm arabasına binmişti. Üçüncüsü de, motosiklete binerek, yolun kıyısına varmış, diğerlerini bekliyordu.

Maskeli dilber, fazla duraksamanın, yersiz olduğuna karar vedi ve gaza bastı.

M'Alum Caddesi kavşağına geldiğinde, istemdışı yavaşladı; M'Alum Caddesi yokuşunu gözetledi.

Tatlı-tatlı gülümsedi; M'Alum Caddesi demek, Yeşilgöz için, Ulaş Uzer demekti; sevdiği adam, orada çalışıyordu.

Halkdelen'in önünden geçerken ise, yolun karşı kıyısındaki sığ ağaçları izledi. İşte; bu yüzden, Alazköy'ü seviyordu; sağında, teknik ve doğa; solunda ise, yalın ve öz doğa. "İyi ki, Alazköy'e gelmişim."

Ve birden üzüldü; o tümceyi, ilk kez, birinci tekil kişi türünde söylüyordu; oysa, yalnızca Aysun'la söylerdi onu.

Ve gaza, birazcık dahâ yüklendi.


***

Bigün Boğa, Sevil Sekmen, Seçil Serpil Karakaş ve Çiğdem Kaşıçene; moda mağazasındaydılar.

Seçil ve Çiğdem, beklediklerinden de dahâ çok harçlık almışlardı. Gönüllerince, alış-veriş yapma niyetindeydiler!

Bigün ile Sevil, diğerlerinin yanına yaklaştı. "Hadi; kantine gidelim," dedi Bigün Boğa.

"Sâyenizde, açıktığımı anımsadım, Bayan Boğa," dedi Çiğdem. Yanındaki Seçil'e döndü. "Ne dersin, küçüğüm?"

"Susadım da," dedi Seçil. "Ayrıca, bir boğayı devirebilirim..." Bigün'e baktı; ağzını kapayarak, "Özür dilerim; öyle demek istemedim," dedi.

Sevil Sekmen dışında, herkes güldü.

Yaklaşık beş dakîka sonra, kantinde, bir masanın çevresinde oturuyorlardı. Duayenler, karşı-karşıya; çıtırla da, karşı karşıya oturuyordu. Tepsilerdeki malzemeleri, masaya yerleştirmiş, tepsileri de, bir yerde, üst-üste yığmışlardı.

"Bayan Boğa; ben, gerçekten de bir kültür şoku yaşıyorum; her bakımdan!" dedi Çiğdem. "Alazköy, sanki ülkemiz sınırları içinde değil, başka bir gezegendeki bir yerleşim birimi gibi."

"Alazköy'deki bu değişimi, ben, bire-bir yaşadığım için, sizin türünüzden, bir kültür şoku içerisinde değilim," dedi Bigün. Sevil'e döndü. "Sevil, dört yıl önce aramıza katıldığında, Alazköy, hâlen bu kadar değişmemişti; durum, onun için, sizden dahâ kolay oldu."

"Bayan Ağtunç'u, önceleri tanısaydınız, şimdiki sürümünü, aslâ tanıyamazdınız; öylesine değişti ki, neredeyse, yüzseksen derece dönüştü; artık tanınmaz oldu; eski Bayan Ağtunç ile yeni Bayan Ağtunç, sanki aynı kişi değilmiş gibi!"

"Aşkın büyüsü!" dedi Sevil. "Aşk, insanı, öylesine savurur ki; insanın, feleği şaşar! Ya da, Bayan Ağtunç'ta olduğu gibi, aşk, insanı sarhoş eder." Sağına döndü; kırıttı! "Ya da, Bigün'de olduğu gibi."

Hepsi güldü; Bigün bile. "Kevork ve Bay Tankut, çok benziyorlar; ikisi de, kadınların başını döndürüyor," dedi Bigün; ve tatlı-tatlı gülümsedi.

Yine herkes güldü.

"Evet; Bay Tankut," dedi Çiğdem. "Ben, bir-çok hödükle karşılaştım; sırf zengin olduğu için, her tür pisliği ve görgüsüzlüğü, sergleyebileceğini düşünen hödükler! İğrenç yaratıklar! Tiksindirici varlıklar! Ama Bay Tankut? Onunla tanıştıktan sonra, bir beyefendinin, nasıl olması gerektiğini öğrendim."

"Haklısın, Çiğdem," dedi Seçil Serpil. "Benim tanıdığım insanlar arasında, görgü kurallarına en egemen kişi, Kevork idi. Oysa Kevork, Bay Tankut'un yanında, sönük kalır,"

"Bir de, sınırsız açıkgönüllüğü var," dedi Sevil.

"Aynen öyle" dedi Çiğdem. "Bir milyarder, kendi ev çalışanlarına bile, servis yapmaktan gocunmuyorsa, o kişi, hem yüksek özgüvenli, hem de, insnılamayacak kadar açıkgönüllü bir insandır."

"Ve şimdiye kadar gördükleriniz, devede kulak kalır," dedi Bigün. "Çok dahâ büyük sürprizler yaşayacaksınız."

"Alazköy, gerçekten de, kendine özgü bir evrendir," dedi Sevil Sekmen. "Yeterince tanıdığınızı, sandığınız bir ânda, 'tak' diye, yeni bir sürprizle karşılaşaksınız."

Bigün, Seçil'e döndü. "Unutmamak için, araya sıkıştırayım... Bayan Karakaş; Alazköy'de, neredeyse sınırsız özgürlükler var; ama kişisel özgürlükleri, Bay Tankut'un da dediği gibi, soytarılıklarda aramamalıyız. Pazar yemeğine, aşırı seksi bir giysiyle geldiniz. Orada bulunan herkes, son derece sağduyulu olduğu için, konuya değinmediler.

"Ama ben, şık giyinmeyi seviyor..."

"Şık giyinmek, başka bir şeydir; meme-kalça sergilemek, başka bir şeydir. Belirli türden toplantılara ya da dâvetlere katıldığınızda, şık giyinin; bir hanımefendi gibi. Ama kendinizi, bedenden ibâret bir varlık gibi göstermeyin. Siz, genç bir kadınsınız; ama kadın olmak, 'yalnızca beden' olmak anlamına gelmez. Alazköy'de, en önemli unsurlar; insan erdemi ve görgü kurallarıdır. Ama Alazköy'de, sayısız eğlence ve dans ortamları var; oralara giderken, gerçekten de, son derece ve hattâ abartılı seksi giyinebilirsiniz; o alanda, size, hiç kimse karışmaz."

"Bilhassâ Bay Tuğbay, o görüntüden rahâtsız oldu," dedi Sevil. "Ama o, bir beyefendi olduğu için, hiç bir tepki göstermedi; yalnızca, onu çok iyi tanıyanlar, onun tavır ve tutumlarını, gereğince anlayabilir."

"Ama Tanıl Tuğbay, çok yakışıklı ve karizmatik bir adam," dedi Seçil; gözleri, imgelere bürünmüştü.

Sevil ve Bigün'ün gülüşüne, Çiğdem de katıldı.

"Tanıl, yıllardan beri vurgun; farketmediniz mi?" dedi Bigün.

"Bayan Idır'a mı?" diye sordu Çiğdem.

"Evet; hem de nasıl vurgun; alev-alev!" dedi Sevil. Karşısındaki Seçil'e baktı; Seçil, üzgün gibi görünüyordu. "Ayrıca, Alazköy'de; yaşı, yaşına uymayanlar, bir ilişkiye giriştiklerinde, toplumdan soyutlanır ve yalnızlaştırılırlar."

"Yâni, sevgili Bayan Sekmen; siz, Bay Tuğbay'a, hiç mi o açıdan bakmadınız?" diye, merâk etti Çiğdem.

"Elbet de hâyır," dedi Sevil. "Biz, Tankutgiller olarak, bir âileyiz; ensest ilişkilerine de karşıyız! Tanıl'ı, çok seviyorum; o, hep bir koruyucum oldu; bir ağabey ya da bir baba gibi. Hattâ Bay Tankut bile, işverenim olmasına karşın, bana, bir babammış gibi davranır."

Bigün, Sevil'in elini, kendi elinin içine aldı ve o eli, dudaklarını yapıştırırcasına öptü. "Sen, benim peri kızımsın." Sevil'in elini, iki eli arasında okşarken, Çiğdem'e döndü. "Bizim evde, mutfak ve Bay Tankut'un yatak odasından, tümüyle ben sorumluyum. Şu gördüğünüz peri kızı, yalnızca ivedi durumlarda ve yalnıca, bana yardım etmek için, o alanlara girişebilir."

"O görev paylaşımı da niye?" diye sordu Çiğdem.

"Çünkü ben, o görev paylaşımını yapmazsam, bu gördüğünüz peri kızı, bana, yapacak iş bırakmaz." Ve Sevil'in elini, yeniden öptü.

"Bu arada; dikkatimi çeken bir şey var; Bay Tankut, pazar yemeklerinde, mutfağa girmez mi?"

Bigün, neşeyle gülümsedi. "Girmez mi hiç? Elbet de giriyor; hattâ sekiz yıldan beri, ilk kez yemek hazırlamalara katılmadı. Ben, sekiz yıldır, onun yanımdayım; tüm bu süreçte, pazar yemeklerini, hep birlikte hazırladık ve hep birlikte sofraya otururduk."

"Mutfak, çok kalabalık olduğu için mi?"

"Aynen öyle," dedi Bigün.


***

Gizem, yaklaşık beş dakîka önce, tünelden çıkmış, çatalağzına geldiğinde, direksiyonu, sağa, ilçe merkezine giden yola kırmıştı. İlerlediği yol, pek virajlar barındırmıyordu, ama sürekli biraz yükseliyordu.

Ormanlık alandan çıktığında, sağ yönünde, hâlâ ormanlar yükselirken, sol yönünde, hem uçurum başlamıştı, hem de, karşıdaki dağ yamaçlarında, güzel bir köyü görebiliyordu.

Hiç de farkında olmadan, sağ elinin üstünü kaşımaya başladı; her dört parmağının, üst eklemleri, her ân biraz dahâ yoğun kaşınıyordu.

"Bu ne, yâhû!" diye mırıldandı. Yolda, ileriye bakarken, kaşıntıların, dahâ da arttığını farketti. Bir ara, eline baktı; kanamış olduğunu gördü.

Dikiz aynasından, arkayı gözetledi. Yavaşladı ve direksiyonu, dingince sağa kırdı. Frene basıp, arabayı durdurduğunda, yine karşı yamaçtaki köye baktı. Motoru durdurdu.

"Güzel köymüş," dedi kendi-kendisine. Sağ elinin avucunu, direksiyonun üstüne dayadı. Kanamış elinin kaşıntısı, her ân biraz dahâ yoğunlaşıyordu.

"Olamaz!" dedi. Eklemlerindeki kanamanın, gözle gürülür biçimde, geri çekildiğini gözlemledi. Yine sol eliyle, sağ elinin üstünü ovaladı; sanki çamurlu elleri ovalarken, yere dökülen parçaçıklar gibi, yaralarındaki kurumuş parçaçıklar, yere dökülüyordu!

Kaşıntı, giderek-artıyordu!

Aynı ânda, yine farkında olmaksızın, kalçalarını sürtüştürdü.

Elini gözetlemeyi sürdürürken, yaraların, gözle görünür biçimde, geri çekildiklerini gözlemledi!

Yeşilgöz, hayretler içinde ve heyecân dolu bakışlarla, yaraların, her ân biraz dahâ küçüldüğünü gördü!

Kalçalarını, yeniden sürtüştürdü; ama bu kez, farkına varmıştı. "Bu da ne? Ne oluyor burda! Râhim kaşınması da, neyin nesi oluyor?"

Bacaklarını, iki yana gerdi; sol eliyle, giysisinin üstünden, genital bölgeslini sıvazladı. Ama kaşınmaya karşı, en ufak yararı olmadı.

Başını, arkaya atıp, rahmindeki kaşıntıyyla kıvrandı! "Oğ-oğ, oğ-oğ! Oğ-oğ, oğ-oğ! Bu ne, yâhû! Öleceğim kaşıntıdan! Ufff!" Bağırır gibi yapıp, ama aslında kısık sesle, "İmdâaat! Yardım eden yok mu?" diye mırıldandı.

Yanından geçen arabalardan kimilerinden, ona, eğlenceli biçimde bakınıp, yollarını sürdürenler oldu. "Salak sürüsü!" dedi Gizem, kin dolu bakışlarla.

O sırada, her nasıl olmuşsa, eline baktı. "Yûh!" dedi. "Yaralar nerde, lan!" Ellerindeki yaralar, tümüyle savmıştı! Yine sol elinin avucuyla, sağ elinde, geriye kalan lekeleri ovalayıp, temizledi. "Çüş yâni! Elimdeki yaralar, tümüyle yokoldu!"

Ama rahmindeki kaşıntının, hâlâ sürdüğünü anımsadı. İçinde, hem bir sevinç, hem de, bir tedirginlik vardı; ne oluyordu ona?

Bekleyip, görecekti.

Başını, yeniden arkaya yaslayıp, çıldırıcı kaşıntıya, dayanmaya çalıştı. "Evde olsaydım; kim bilir, ne çılgınlıklar yapardım! İçinde bulunduğum durumun, bir uğur mu, yoksa bir uğursuızluk mu olduğunu, bekleyip-göreceğim."

Arabanın saatine baktı. Motoru çalıştırırken, söylendi: "Geç kalacağım. Yolcu, yolunda gerek."


***



Târih: 25.03.2018 | Bölüm: Kutluluklar ola!

Öykünün tüm kısımları
- 10. kısım
-   9. kısım
-   8. kısım
-   7. kısım
-   6. kısım
-   5. kısım
-   4. kısım
-   3. kısım
-   2. kısım
-   1. kısım





Tüm Bölümler
12. bölüm: Yasalar, her şeyden üstündür!
                  (Hazırlanıyor)
11. bölüm: Tepetaklak!
10. bölüm: Kutluluklar ola!
  9. bölüm: Mutlu başlangıçlar!
  8. bölüm: Kara sevdâmsın sen!
  7. bölüm: Öleceğim özleminle!
  6. bölüm: "Seni seviyorum!"
  5. bölüm: İncelemek ve araştırmak! (2)
  4. bölüm: İncelemek ve araştırmak! (1)
  3. bölüm: "Ben, kimim?"
  2. bölüm: Araştır ve bul!
  1. bölüm: Aradık ve bulduk!
10. bölüm Kutluluklar ola!
© Erol Sürül | Sitemin, tüm hakları saklıdır.