11. bölüm Tepetaklak!
1. kısım


Gizem, kıpırdamaksızın, dakîkalarca kıvrandı! Çantasını, iki kolu arasında sıkıştırp-kucaklayarak, acılarını, azaltmaya çalıştı. Böğürüp-boğuruyordu!

Bir deli fişek, sağ baldırının sağından girip, solundan çıkmıştı; baldırı, alev-alev yanıyordu!

Mermi, baldırına girdiğinde, sıcağı-sıcağına, pek bir şey farketmemişti; yaklaşık bir sâniye sonra, sızılar başlamıştı! Ama nasıl bir sızıydı o!

Yeşilgöz, yine de, fazla gürültü çokarmamak amacıyla, kendisine egemen olmaya çalışıyordu. Gözlerini ve dudaklarını büzüp, dişlerini sıkıyordu!

İki dakîka dahâ, öylesine, kıpırdamaksızın serpindikten sonra, yukarıdaki yamaca doğru süzüldü. Düzce bir alanda, çantasının üstüne, yüzüstü yayıldı: Çantanın yukarı kısmından, yüzünü sarkıtarak, soluklanmaya çalıştı.

Kalabalıktan, epeyce uzak olduğu için, kıvranarak-inledi; böylece acılarını, birazcık dahâ azaltmaya çalıştı. "Kör olası mermi!" diye mırıldandı. "Ben de, neden, gereksiz yere bekledim ki! Neden, hemen yola çıkmadım ki!"


***

Aysun ve Ulaş ise; ikisi de kıvranıyordu! Ulaş, başını, tezgâhın üstüne doğru eğdi. "Ölüyorum; yardım edin!" diye mırıldandı. Müziğin gürültüsünden, duyulamayacağını, çok iyi biliyordu.

Aysun, Ulaş'a yüzüdönük biçimde, başını, iki elinin arasına sıkıştırdı. "Beni de, bu başağrısı öldürüyor!" dedi.

Birileri, onları çevrelemişti. Herkes, kendince, yardım etmeye çalışıyordu. Her ağızdan, başka bir yorum çıkıyordu. "Zehirlenmişlerdir!" dedi birisi.

Aysun, açık sağ elini, birazcık yukarıya kaldırdı. Hâyır; zehirlenmedik; birazdan geçer."

Tankut, çevredeki kalabalığı yarıp, iki dostun yanına vardı. İkisinin de omuzlarına dokundu. "Ne oluyor size?" diye sordu.

"Sonra anlatırız, Bay Tankut," dedi Ulaş güçlükle. "Yalnıca, biraz dinlenelim. Birazdan geçer."

Bir barmeyd, onlara doğru eğildi. "Bay Tankut, ambulans çağırayım mı?".

Tankut, başını, yukarıya doğru salladı. "Hâyır; gerek yok."


***

Işıl ve Tanıl, kapıyı açacakken, güzel kadının çantasındaki telefon çaldı.

"Bu, benim telefonum," dedi Tanıl.

Işıl, çantasını uzattı. Kadın, dâire kapısından içeri girerken, Tanıl, telefonun tuşuna bastı. Kevork'un sesi duyuldu. "Üzgünüm, dostum; ama bunu dinlemelisin.".

Tanıl, Hun'un uluyuşunu duydu! "Hemen geliyoruum!" dedi ve telefonu kapattı. İçeri girmeksizin, Işıl'a seslendi. "Sevgilim? Planlarımız değişti. Sanırım, ilk sevişmemiz, benim evimde gerçekleşecek." Çok üzgün görünüyordu.

Yalnızca biraz uzaklaşmış olan Işıl, az önce bıraktığı çantasını, yeniden eline aldı. "Ne oldu, sevgilim?"

"Hun rahâtsızlandı. Bi bakalım, sorunu neymiş."

Işıl ürktü! "Sakın! Umarım, önemli bir şey değildir."


***

Gizem, bir ara soluklanır gibi oldu. Başını, yukarı kaldırdı; az bulutlu gökyüzünü, izlemeye çalıştı.

Sızıları, biraz azalmış gibi geliyordu ona. "Acabâ baksam mı? Ne kadar kanadığını, görmem gerekiyor; kan kaybından, zarar görebilirim."

Altbacağını, kaldırmayı denedi; başarılı da oldu. Ama bacağını kaldırdıkça, sızılar, biraz kaşıntıya dönüşmüştü. Ama yine de, yoğun bir sızı vardı. Ardından, sızılar ve kaşıntı, eşgüdümlülüğe dönüştü. "Yok artık! Sızı ve kaşıntı? Yeter, be!"

Heyecânla, ağzı açık biçimde, yukarıya baktı. "Kaşıntı?" Ve yüzü parladı! "Kaşıntı? Yine mi?"

Sağ kolunu, yukarı kaldırdı; kolunun altından, arkasına, dik duran altbacağına bakmaya çalıştı. Kılığının bacağında, kanımsayabildiği kadar kan yoktu. Demek ki, dar giysisi, yoğun kanamayı önlemişti.

Sızıları, sürekli azalırken; kaşıntılar da, sürekli artıyordu. Başını, yeniden doğrulturken, yüzünde, güller bitiyordu. "Kaşıntııı!" diye uzattı. "Kaşıntı! Eveeet! Kaşıntı demek, iyileşmek demektir!"

Bir ara, kaşıntı ve sızılar eşitlenince, güzel bir sezintiye dönüştüler. Yeşilgöz, tatlı-tatlı gülümsedi. "Kaşıntının, sızı ile eşitlendiği bu durumlarda, kimi mazoşistleri, anlamaya çalışıyorum."

İşte o sırada, Aysun geçti içinden. "Aysun, bi tânem; seni seviyorum."

Yine gökyüzünü gözlemledi. "Gitmeliyim." Avuçlarıyla, çantanın iki yanındaki toprak tabana abandı. Dizlerine, ağırlık yükledı ve bedenini, yukarı çekti. Bedenini doğrulttuğunda, "Ufff!" diye yakındı. "Yine de, çok acıyor, yâhû!"

Büyük güçlükle, ayağa kalkabildi. Ama tek ayak üzerinde durmak, o kadar da kolay olmayacaktı. Çantasının, kendisinden dahâ yüksek bir konumda olması, işine yaramıştı; yalnızca birazcık eğilerek, sapından tuttu ve kaldırdı.

Aşağılara baktı; kalabalık, bir türlü azalmak bilmiyordu. Geberttiği korumaları düşündükçe, bacağındaki sızılar ve kaşıntılar, kendiliğinden azalıyordu. Orgazma ulaşırcasına, gülümsedi. "Bundan sonra, bana silâh doğrultanlar, sonlarının ne olacağını, çok iyi bilmeliler!"

Aşağıya, altbacağına baktı. "Tek bacakla mı sıçrayacağım?" Ve birden, ileriye doğru atladı! Ânında. serpinmeye başladı. "Burdan uzaklaşınca, içimdeki şarkıları, seslice yorumlayabilirim."


***

"İyi misiniz şimdi?" diye sordu Tankut.

Aysun, "İyiyim, Efendim," diye mırıldanırken; Ulaş da, "İyiyim; hem de, çok iyiyim," dedi.

"Bayanlar-baylar! Kalabalık yapmayalım, lütfen!" dedi Tankut seslice. Çevredeki insanlar dağılınca, Aysun ve Ulaş'a döndü. "Açıklama yapacak mısınız? Neler oluyor burda?"

Aysun ve Ulaş bakıştılar. "Bizim, ortak bir özelliğimiz var," diye başladı Ulaş. "Bayan Gözsel'in başına, kötü bir şey geldiğinde, bu gördüğünüz gibi fenâlaşıyoruz. Biliyorum; açıklaması güç."

Tankut, çevresine bakındı; Gözde Gözsel'i, birileriyle sohbet ederken gördü. Yanındakilere döndü. "Ne gelmiş olabilir başına?"

"Orasını bilemeyeceğiz," dedi Ulaş. "Her şey olabilir."

Tankut, önce tedirgince bakındı; ardından da, rahâtlatıcı bir gülücük yaydı.


***

Aysun'un evinde, kapı zili çaldı. Kevork, zil sesini, ek olarak, bahçeye de yönderdirdiği için, kapıya doğru yürüdü. Kapıyı açtığında, karşısında, Işıl ve Tanıl vardı. "Şimdi çok iyi," dedi.

Onun ardından gelen Hun, ön patilerini, yukarı kaldırdı ve kuyruk salladı.

Tanıl, Hun'u, yukarı kaldırdı; ve onu kucakladı. "Neyin var, arkadaşım? Hasta değilsin, değil mi? Bizi korkutma; olur mu?"

Işıl, Hun'un yanağını okşadı. "Bu şeker şey, turp gibi. Baksanıza, nasıl parıldıyor." Hun'a yöneldi. "Şeker şey; ben, seni yerim!"

Hun, Işıl'ın yüzünü yalamak istedi.

"Ama çok kötüydü," dedi Kevork. "Sürekli uludu; ara-sıra da havladı; hattâ ağladığı da oldu."

"Sevdiği insanlardan birisinin başına, kötü bir şey gelmiş olmalı."

"Nasıl?" diye sordu Kevork şaşkınlıklar içerisinde.

"Bilirsiniz; köpekler, deprem ve benzeri doğal felâketleri, önceden sezerler. Hun ise, ayrıca, sevdiği birisine, kötü bir şey olursa, ulumaya başlar."

Işıl'ın gözleri, korkuyla büyüdü! "Bayan Gözsel! Öğleöncesi saatlerde, onu, bir-kaç kez görmüştüm; her nedense, dahâ sonraları, hiç gözüme ilişmedi."

Tanıl ile Kevork, kaygı dolu bakıştılar!

"Ama Hun, neden yeniden neşeli?" diye içsevlendi Işıl.

Tanıl, Hun'un çenesini, yukarı kaldırdı. "Peki; neden yine neşelisin, küçük arkadaşım?"

Hun, önce, Tanıl'ın çenesini yaladı; ardından da, dilini ve kuyruğunu sallamaya başladı; ve kısık sesle havladı.


***

Yeşilgöz, yarımçember uçurumun üzerinde serpinirken, son dönemlerdeki en sevdiği şarkılardan birisini çağırıyordu: "Ben, Gözsel'den Gizem'im; yeryüzünde gezenim; gökyüzünde süzenim; denizlerde yüzenim. (...)"

Çantasını, yine iki kolunun arasında kucaklamış, neşe ve keyifle, yüksekte serpiniyordu. Baldırındaki düşük düzeyde sızı ve ağır düzeyde kaşıntı, umrunda değildi; bugün, Yeşilgöz'ün günüydü!

Yarım bir güne, neler sıkıştırmıştı; oysa gün, dahâ bitmemişti!

Uçrumun diğer kıyısına yaklaştığında, "Sıkıldın mı, küçüğüm?" diye sordu arabasına. "Ben geldim. Sana anlatacağım, çok şey var." Küçük arabası, hâlâ bıraktığı yerdeydi.

Kıyıya vardığında, kalkanları da aşarak, arbasının yanına ulaştı; ve tam da yere inecekti ki; durdu! Sağ bacağına baktı. "Artık pek acımıyorsun. Ama bu, bir yanılsama olabilir."

Sol ayağıyla, yere, temkinlice indi. Sağ ayağının uçuyla, yeri yokladı. Ayağının tüm tabanını, yavaşça yerle buluşturdu; pek sızı sezinmiyordu. Ayağına biraz dahâ ağırlık yükledi; iyi gözüküyordu.

Bir araba, korna ve tekerleklerı gıcırdatmanın eşliğinde, hızla viraja girdi! Gizem, ayağının üzerine abandı! Uflayıp-pufladı! Arabanın ardından baktı. "Piç kurusu! O kornayı, senin bir yerine, monte etmek isterdim!"

Ama yine de gülümsedi. "En azından, gaz pedaline basabilecek kadar az acıyopr. Her olumsuzluğun, bir artı etkisi var."

Ve yine gülümsedi. Görünür olana kadar, en az yirmibeş dakîka beklemesi gerekecekti; o sırada da, yepması gereken hazırlıklar için, yeterince fırsatı olacaktı; bir artı dahâ!

Çantayı, arabanın üstüne bıraktı; anahtarı ve küçük havluyu aldı. Havluya sardığı anahtarla, arabanın kilidini ve kapısını açtı. Anahtarı ve havuluyu, yeniden çantaya bıraktı ve kapattı.

Çantayı, yine yan koltuğun üstüne attı. Yan koltuğun arkasında, yerde duran bilgisayarı aldı; dizlerinin üstüne yerleştirdi ve enerji düğmesine bastı.


***


Târih: 12.04.2018   |   Bölüm: Tepetaklak!

Öykünün tüm kısımları
- 10. kısım
-   9. kısım
-   8. kısım
-   7. kısım
-   6. kısım
-   5. kısım
-   4. kısım
-   3. kısım
-   2. kısım
-   1. kısım


Tüm Bölümler
12. bölüm: Yasalar, her şeyden üstündür!
                  (Hazırlanıyor)
11. bölüm: Tepetaklak!
10. bölüm: Kutluluklar ola!
  9. bölüm: Mutlu başlangıçlar!
  8. bölüm: Kara sevdâmsın sen!
  7. bölüm: Öleceğim özleminle!
  6. bölüm: "Seni seviyorum!"
  5. bölüm: İncelemek ve araştırmak! (2)
  4. bölüm: İncelemek ve araştırmak! (1)
  3. bölüm: "Ben, kimim?"
  2. bölüm: Araştır ve bul!
  1. bölüm: Aradık ve bulduk!
11. bölüm Tepetaklak!
© Erol Sürül | Sitemin, tüm hakları saklıdır.