11. bölüm Tepetaklak!
4. kısım


Balodaki konukların çoğunluğu, artık gitmişlerdi. Aysun, Gözde, Gürel ve Ulaş, binânın dışına çıktılar. Aysun; Gözde'ye ve Gürel'e baktı. "Sizi, evden de uğurlamak isterdim; ama kaptan, gemiyi, en son terkeder; el, mâhkûm."

"Biliyoruz, Aysun," dedi Gözde. "Evdeki yolculuk hazırlıklarımız da, biraz sürer. Onun için, erken ayrılıyoruz." Aysun'a, biraz sarıldı ve yanaklarını uzattı. "Yine görüşürüz; sağlıcakla kal."

Gürel de, Aysun'a, birazcık sarılır gibi yaptı. "Kendine iyi bak, güzel kadın."

"Görüşürüz, Aysun," dedi Ulaş.

Hep birlikte, avlu kapısında bekleyen Tankut'un, yanına vardılar; ve Anadar Caddesi'nde, kuzeye doğru yürüdüler.

"Bayan Gözsel? Bay Gözsel?" dedi Tankut. "Geldiğinize, ben de, çok sevindim. Gönül isterdi ki, birazcık dahâ kalabilseydiniz."

"Biz de isterdik, Bay Tankut," dedi Gürel. "Ama işlerimiz, çok yoğun. Bilirsiniz; ticâret, savsaklamaya gelmez."

"Bilmez miyim? Dokuz yıldır, tâtil nedir; bilmem. Son bir-kaç yıldır, artık haftasonları çalışmıyorum; bu kadarı da, artık olacak."

"Aman, Bay Tankut!" dedi Ulaş, gülerek. "Sakın beni, özendirmeye kalışmayın!" Bu kez, hepsi güldü.

"Ah Ulaş!" dedi Gürel. "O kadar gençsin ki! Bu gençliğin, değerini bil."

"Sanki siz, yaşlısınız da!" dedi Tankut. "Şunun şurası, ortayaşlıyız; gençliğin doruğundayız." Yine herkes güldü.

"Ah siz erkekler!" dedi Gözde. "Bir araya geldiniz mi; ya çocuksulaşırsınız, ya da böbürlenirsiniz!"

Bu kez herkes, neredeyse kahkahâ derecesinde güldü.

"Biz dördümüz, sıklıkla bir araya gelmeliymişiz; bilhassâ sen, Gözde; mûhteşem bir kadınsın; esprilerinin, eşi-benzeri yok."

"Evet, doğru," dedi Tankut. "Bayan Gözsel, gerçekten de, mûhteşem bir kadın ve kusursuz bir hanımefendidir."

Üç erkek, Gözde'ye, onaylarcasına bakarken; bakışları, Tankut'unkilerle birleşen Gözde, başını, öne eğdi.

'Nerden tanıyorum bu zarif ve güzel kadını?' diye düşündü Tankut. Ulaş'a yöneldi. "Bay Uzer, bu akşam için, herhangi bir planınız var mı?"

"Hâyır. Niye sordunuz?"

"Bir bara, kafeye ya da restorana gidebilirdik."

"Ben, varım." dedi Ulaş, bir gülücük eşliğimnde,

Gürel, Tankut'a baktı. "Ya Bayan Ağtunç?"

Yine Ulaş'a baktı. "Bu akşam, dünya üzerindeki en güzel ikinci ya da üçüncü varlıkla buluşacak."


***

Oya Kaygusuz, kısa süre önce, Anadar Caddesi'nin, Alazdibi Kuytusu kısmında, yüksek bir binânın, onaltıncı katına taşınmıştı. Artık mesleğinde, Alazköy'e odaklanmayı amaçladığı için, orada yaşamanın, dahâ uygun olacağını düşünmüştü.

Ağtunç Holding'in açılış balosunun hemen ardından, gazetenin merkezine giderek, haberleri üzerine, genel yayın yönetmeni ile konuşacaktı.

Biraz soluklanmak için, önce, evine uğramak istemişti. Binânın giriş pasajında, posta kutusuna vardığında, küçük bir notla karşılaştı: "POSTANIZ VAR!"

Kutuyu açtığında, tıklım-tıklım bir durumla karşılaştı. Kutunun içeriğini, omuzuna astığı büyük çantaya boşalttı. Elinin dört parmağının, denk geldiği kısımda, bir DVD, dikkatini çekti.

DVD'yi, ön-arka çevirdi; ön kısmında, köşeli el yazısı büyük harflerle, bir ileti vardı: "VÂLÎ VE KAYMAKÂMIN KORUMALARI, İNTİHÂR EDİYOR!" Onun altında; "ALAZKÖY'E HOŞGELDİNİZ". Ve son olarak: "BİR DOST".

"İntihâr mı?" diye mırıldandı; şoklar içerisindeydi! " Bu DVD de, neyin nesi? Bu 'dost', kim?"


***

Kapı tıklandı. Çavuş Sezgin Bulut, başını, dosyalardan kaldırdı. "Gir!"

Kapı açıldı; çavuş Akın Kuğulu, içeri girdi; selâm durdu. "Komutanım! Kan tâhlîli geldi."

"Bu kadar hızlı mı?" diye kükredi Bulut.

"Konunun, ivediğinden olmalı, komutanım."

"Kan, korumalardan hangisine değginmiş?"

"Hiç birine, komutanım."

Bulut, inanmazcacına baktı. Elini uzattı; Kuğulu, elindeki belgeyi, komutanına uzattı. Bulut, bir süre belgeyi inceledi. "Bu, ne demek, çavuş? Çince gibi bir şey! Bunun, açıklaması yapıldı mı?" İskemleyi gösterdi. "Oturun, çavuş; oturun."

Kuğulu oturdu. "'Kolekalsiferol', toplum içinde, 'D vitamini' olarak bilinir, komutanım; 'rubisco' ise, kolekalsiferolün alttürlerinden biridir. Rubiskonun, burada tanımlanamamış altbirimi de, şimdiye dek, hiç rastlanmamış bir türdür. Sıradan bir insanın kanında, bu tür rubisko bulunmaz, komutanım."

"Elimizdeki örneğin, insan kanı olduğu, kesin mi?"

"Kesinlikle kesin, komutanım."

"Peki; bu kan lekesi, oraya, nasıl geldi? Kanın sâhibi, oraya, nasıl geldi de, hiç kimseye görünmedi? Ya da; kanın sâhibinin, bu intihârlarla ilişiği, var mı?"

"Korkarım, komutanım; bu sorulara, yenileri eklenecek."

"Desenize; târihteki en ilginç dâvâyla, karşı-karşıyayız."

"Öyle gözüküyor, komutanım."

"Bugün, hepimiz, geceboyu görevde kalıyoruz! Umarım, bu durum, günlerce sürmez."


***

Mut Apartmanı'nın girişinde, taksi bekliyorlardı. Gizem; Gürel'e ve Gözde'ye, aynı ânda sarıldı. "Sizi, çok özleyeceğim. İkinizi de, çok seviyorum."

"Biz de seni, çok özlüyoruz, fındık kurdum," dedi Gürel. "Keşke Alazköy, bu kadar güzel olmasaydı da, bizden uzak kalmasaydın."

"Baban haklı, kuzucuğum," dedi Gözde. "Sensiz yaşamak, çok güç; ama yapacak, bir şeyimiz yok. Senin mutlu olman, her şeyden önemli."

Yeşilgöz, annesinin yanağına, kocaman bir öpücük kondurdu. "Ben, yeryüzündeki en mutlu insan olmalıy; çevremde, sevdiğim insanlar var; ennem-babam, dünyadaki en kusursuz anne-babasıdırlar."

"Fındık kurdum; sen, hep, bizim kıvanç kaynağımız oldun; çok şanslıyız; iyi ki, bizim çocuğumuzsun."

Gizem, iki kolunu da, Gürel'in boynuna doladı. "Babacığım; seni, çok seviyorum; hem de çok; bunu, hiç unutma; olur mu?"

"Beni, çok mutlu ediyorsun, fındık kurdum."

Yeşilgöz, ayakuçlarının üzerine yükseldi; Gürel'e, dahâ sıkı sarıldı.

"Fındık kurdum! Boğacaksın beni; neyin var senin?"

"Hiç bir şeyim yok, babacığım; sizden ayrılmak, güç geliyor bana." Sağ kolunu sıyırdı; ve Gözde'yi de, aynı ânda sımsıkı sarmaladı.

"Kuzucuğum, senin, bir derdin var; hiç böyle sezinselliklerle uğraşmazdın."

Gizem, önce Gürel'in, sonra da Gözde'nin dudaklarına, küçücük birer öpücük kondurdu. "Çocukluk dönemim geçti; genç bir kadın oldum; ve çocuk olmayı, çok özlüyorum. Sizin çocuğunuz olmak, en güzel mutluluklardan birisidir."

"Güzel kızım benim," diye başladı Gözde, "bir çocuk, annesinin-babasının gönlünde, hep çocuk kalır. Sen, hep, bizim küçük kızımız kalacaksın."

İşte o ânda, taksi de gelmişti. Şofer, hızla arabadan inip, Gürel ve Gözde'nin bavullarını, bagaja koymaya başladı.

Üç kişilik âile, bir-kaç sâniye boyunca, sessizce kucaklaştılar. "Pek yakında, sıra, bende olsun," dedi Yeşilgöz. "Beni bekleyin. Odamı da, temiz tutun; olur mu?"

"Yardımcımız Simge, odanı, sürekli temizliyor, kuzucuğum," dedi Gözde. "O da, seni özlüyor."

"Ben de, onu özlüyorum, anneciğim. Ona, iyi bakın, olur mu?"

Gözde, Gizem'le, bir kez dahâ kucaklaştı. "Sağlıcakla kal, benim güzel kızım." Ve taksiye bindi.

Gizem, bir kez dahâ Gürel'e sarıldı; yine ayakuçlarının üzerine yükseldi; kollarını, dahâ sıkı doladı. "Seni, çok seviyorum, babacığım," diye mırıldandı.

"Ben de, seni çok seviyorum, fındık kurdum. Ama şimdi gitmeliyim; taksici sabırsızlanıyor." Güçlükle, Gizem'in kollarından kurtuldu ve taksiye bindi.

Araba, dingince kalktı ve sürekli biraz dahâ hızlandı; kuzeye doğru yol alırken, kısa süre sonra, sola dönen virajı aştı; ve gözlerden kayboldu.

Üzüntü yumağı Yeşilgöz, taksinin ardından bakakaldı.


***

Alazdibi Kuytusu'ndaki bir restorandaydılar.

"Şirket kümemizin, adını değiştirmek istiyorum, Bay Uzer," dedi Tankut.

"Olur da; ne olmasını istiyorsunuz?" diye sordu Ulaş.

"'Tankut Topluluğu', dahâ uygun gözüküyor."

Ulaş, onaylarcasına gülümsedi. "Bunu, ilk başta da yapabilirdiniz."

"Başlangıçta; yapılacak, okadar çok iş vardı ki; çoğu alanda, ayrıntıya ayıracak süre yoktu." Biraz bekledi. "İnsanlar, kimi düşüncelerini, birileriyle paylaşmalı, Bay Uzer. Her nedense, güvendiğim birisiniz. Ayrıca, sizin de, bana anlatacak, çok şeyiniz var."

Ulaş, buz gibi birasından, bir yudum çekti. "Her iki konuda da haklısınız." Anlayış sergileyen bir gülümseme gösterdi. "Konumuz, Bayan Gözsel mi?"

Yeşil gözlü delikanlı, gülücük eşliğinde, gözlerini büzdü. "Nasıl anladınız?"

"Balo süresince, kaçamakça bakıştınız; her biriniz de, diğerinin bakışlarına, yakalanmak istemiyordu. Bir de, az önce sokakta, yine kaçamakça bakıştınız."

Tankut, epeyce şaşırmıştı. "O kadar mı belli oluyor?" Şarabından, bir yudum aldı.

"Hâyır, Bay Tankut; kaygılanmayın; Gürel, sizin bakışlarınızı farketmedi; bundan, tekinim."

"Peki; o bakışları, ne yönde yorumladınız?"

Ulaş güldü. "Yok, yok; bakışlarınızda, flört yoktu; başka bir şey vardı. Ama ne olduğunu, bir türlü kestiremedim."

Tankut, önündeki et parçasından, bir parça çiğnerken, nasıl bir açıklama yapacağını da düşündü. Zevkle yuttuktan sonra, "Onu, sanki bir yerden tanıyormuşum gibi, geliyor bana," dedi.

Ulaş, yine güldi; ama bu kez, biraz dahâ sesli güldi. "Benim, çok zayıf bir görsel belleğim var; birisiyle, bugün tanışsam; yarın gördüğümde; onunla, dahâ önce tanışmış olduğumu, unutuveririm. Ama adını söylediğinde, o kayıp görseli, yeniden çağrıştırırım."

"Sanırım; bendeki, öyle bir şey değil; değişik bir şey. Yorgun beynim, düşünmekten, allak-bullak oldu!" Birden, ilginç bir gülümseme sergiledi. "Onu, alkıyor musunuz?"

"Efendim?"

"Onu, seviyor musunuz?"

Ulaş, hemen yanıt vermedi. Sâniyeler sonra, "Evet," dedi.


***



Târih: 12.04.2018   |   Bölüm: Tepetaklak!

Öykünün tüm kısımları
- 10. kısım
-   9. kısım
-   8. kısım
-   7. kısım
-   6. kısım
-   5. kısım
-   4. kısım
-   3. kısım
-   2. kısım
-   1. kısım


Tüm Bölümler
12. bölüm: Yasalar, her şeyden üstündür!
                  (Hazırlanıyor)
11. bölüm: Tepetaklak!
10. bölüm: Kutluluklar ola!
  9. bölüm: Mutlu başlangıçlar!
  8. bölüm: Kara sevdâmsın sen!
  7. bölüm: Öleceğim özleminle!
  6. bölüm: "Seni seviyorum!"
  5. bölüm: İncelemek ve araştırmak! (2)
  4. bölüm: İncelemek ve araştırmak! (1)
  3. bölüm: "Ben, kimim?"
  2. bölüm: Araştır ve bul!
  1. bölüm: Aradık ve bulduk!
11. bölüm Tepetaklak!
© Erol Sürül | Sitemin, tüm hakları saklıdır.