13. bölüm Konumdeviriş! (1)
Anlamadığınız sözcüklerin üzerine, sıçanuçuyla dokunun; belki de, açıklamasını bulabilirsiniz.
5. kısım


Dört kadın ve bir havhav, sonunda karar verdiler; il oltağına götüren devlet yolunda, birilerine danışacaklardı; ve nerede görev alabileceklerini soracaklardı.

İlçe yolunu, devlet yolundan ayıran köprülü kavşağı aştıktan sonra; uzun bir süre dahâ yürüdüler. Devlet yolu olsa da; her yer, insan kaynıyordu! Geçmek için izin alan arabalar bile; insanlardan dahâ yavaş ilerleyebiliyordu.

Çevredeki özenti Alazköylu Ulualplar'ı gözetleyen Seçil Serpil, "İster misiniz ki; gerçek Alazköylu Ulualp, bunlardan birisi olsun?"

Diğer üç kadın da, çevrelerine bakındılar. "Sanmıyorum," dedi Çiğdem. "Gerçek Alazköylu Ulualp, bozuk para işleriyle uğraşmaz. Bunların hepsi; hayrânlar ve özentiler."

Bir ara birisi, onlara doğru geldi. "Kimler var orda? Benim küçük dostum havhav! Hun! Nasılsın, küçük dostum?"

Hun, önce çekingen davrandı ve Bigün'ün bacaklarının arkasına gizlendi. Tedirgince, ardı-ardına, "Hauğ, hauğ..." diyordu. Sesinden sonra gözüken adam yaklaştığında; öne çıktı ve şen tavırlar sergiledi; iki kez, kısık sesle havladı. Adam, onun yanına vardığında; başını ve kuyruğunu, yukarı kaldırdı. "Hauğ," dedi sevimlice.

Adam, dizçöktü ve açık elini uzattı. Hun, sol patisini, adamın elinin içine koydu. "İyi misin, küçük dostum havhav?"

"Hauğ," dedi Hun sevimlice.

Uğursoy doğruldu. "İyi akşamlar, hanımefendiler." Seçil'e ve Çiğdem'e yöneldi. "Ben, Uğur Uğursoy; Alazköy'deki tek behçe ve peyzaj şirketinin en büyük ortağıyım."

İki kadın da, kendilerini tanıttılar.

Bigün, zarifçe araya girdi. "Bize de, görev var mı, Bay Uğursoy?"

"Sizin, gerektiğinden çok görevleriniz var, Bayan Boğa; Bay Tankut'a, iyi bakarsanız; tüm Alazköy, size minnettâr kalacaktır. Buralarda, kendinizi yormayın; umduğumuzdan çok yardımcı ve destekçimiz var."

"Yâni, boşuna mı geldik?" diye sordu Sevil.

"Aslâ, Bayan Sekmen. Aksine; insanların dayanışma isteklerini gördükçe; mutlu olun. Siz de, onlara katılın ve eğlenin. Görüyorsunuz ki; hem direniyoruz; hem de eğleniyoruz. Bu akşam ve sonraları; burada, dostluklar konuşulacak."

Genç bir kadın, onlara doğru yaklaştı. "Özür dilerim, konuşmalarınızı, isteksizce dinledim. Siz, Bigün Boğa mısınız?"

"Evet, genç hanımefendi," dedi Bigün. "Sizin için, ne yapabilirm?"

Uğur Uğursoy, zerâfetle uzaklaştı.

"Bayan Kaygusuz ile yaptığınız söyleşiyi okudum. İlk satırlarda, çok şaşırmıştım. Dahâ sonraları, siz analyabildim. Ben de, sosyoloji okuyorum."

"Memnûn oldum..."

"Söyleşiyi okuduktan sonra, kendime dedim ki: 'İyi ki; sosyoloji okuyormuşum; en doğru kararı vermişim.' Bir sonraki tezimde, bu konuyu işleyeceğim; ve kesinlikle, çok yüksek bir puan alacağım."

"Peki; söyleşinin başında, neden önyargılı davrandınız?"

"Özür dilerim; kendimi tanıtayım; ben, Ezgi Başbuğ. Söyleşinin başında; ya, iş bulamadığınız için, Bay Tankut'un yanında çalıştığınızı; ya da, aşağılık kompleksi olan birisi olabileceğiniz düşündüm. Ama sona geldiğimde; utandım! Hiç de, düşündüğüm gibi değilmişsiniz."

Çiğdem, araya girdi. Sevil'i gösterdi ve, "Bu hanımefendi de, diplomalı biyologdur," dedi. "O da, Bay Tankut'un evinde çalışıyor. Onun da mı, aşağılık kompleksi var?"

"Oğ!" dedi Ezgi. "Artık hiç şaşırmıyorum; bakış açım, iyice değişti."

"Bay Tankut'la, hiç karşılaştınız mı, Bayan Başbuğ," diye sordu Bigün.

"Hâyır; ne yazık ki, olanağım olmadı."

"Tezinizde kullanmanız için söylüyorum; Bay Tankut, kusursuz bir beyefendidir. Onun yakınında olabilmek için; siz de, onunla çalışmak isteyeceksinizdir."

"Çok ilginç. Bir-kaç sâniyelik bir süreçte, ne kadar çok şey öğrenmişim. Teşekkür ederim."

"En azından; tek bir kişinin bile ufuklarını genişletebilmişsek; ne mutlu bize, Bayan Başbuğ," dedi Sevil.

"Evet," diye parıldadı Ezgi. "Bana, çok yardımcı oldunuz; teşekkür ederim. Belirttiğim gibi; iyi ki; sosyoloji okuyormuşum. Sizi, dahâ fazla alıkoymayayım; iyi akşamlar, hanımlar."

Ezgi Başbuğ uzaklaşırken; Sevil, ardından baktı. "Ben, gerçekten de mutlu oldum. Umarım; eğitiminde, başarılı olur." Eğildi ve Hun'u, kucağına aldı. Ama Hun, kızgınca havladı. "Peki-peki! Mâdem yürümek istiyorsun; küçük paşamızın, gönlü olsun." Hun'u, yere bıraktı. Avuçlarıyla, dizlerine abandı. "Şimdi mutlu musun, küçük paşam?"

Sıradanca, "Hauğ," dedi Hun.

"Şımarık küçük paşa!" diye sarkındı Sevil.

"Hauğğğ!" dedi Hun yakınırcasına.


***

Atasan Yapargez, küçük odasındaki bilgisayarında; doktorasının son rütuşlarını ekliyordu. Bir ara, öylesine dalıverdi. 'Alazköylü Ulualp' geçti içinden. Onun gherçek kimliğini, elbet de merâk ediyordu. Ama diğer yandan; onunla tanışamamak ve o gizemli belirsizliği korumak da; pek heyecân vericiydi.

Bir ara, ağır çekimdeymiş gibi; ayağa kalktı. Aynı salyangoz hızıyla; pencerenin önüne gitti. Alazköy'e gitseydi ve çevresine bakınsaydı; Ulualp'ı, tüm o kadınlar arasından, ayıklayabilir miydi? 'Acabâ neye benziyor?' diye düşündü. 'Herkesin, arkasından bakabileceği, çekici bir kadın mıdır?'

Hızlıca masasına gitti ve iskemlesine oturdu. 'İyi bir insan olduğu, kesin!' Odasındaki çirkin duvara baktı. Sol yumruğunun tersini, masaya vurdu. "Evet! Yarın, Alazköy'e gidiyorum! Önce fakülteye uğrarım; hemen ardından da; Alazköy'e. Evet! Aynen böyle."

Kıpr-kıprdı! İçi, içine sığmıyordu! Alazköy'e gidecekti!

Belki de; Tankut'un okullarından birinde, işe başlayabilirdi. Zâten Tankut; bu amaçla, burs vermemiyşti ona? Artık borcunu ödemenin, sırası gelmişti. Ve çok iyi bir târih öğretmeni olacağı, kesindi.

"Ama antroploji de, çok iyi bir alan. Doktoramı, boşuna mı yapacağım? Yok-yok! Benin gerçek ilgi alanım, târihtir. Ve de; çok iyi bir öğretmen olacağım. Târihi ve antropolojiyi harmanlayınca; gör başarıyı!"

Yeniden fırladı ve pencerenin önüne gitti. Gün, dahâ yeni batmıştı. Bitişe doğru yürüyen bu gün; Ulualp ile tanıştığı gündü.


***

Gizem, Alazköy sınırına yaklaşırken; yüksekliğini, biraz dahâ arttırdı. Bir süre sonra, yükselmeyi durdurdu; bu kadarı, yeterliydi. Akçakaya tavanını izlemek istiyordu. Helikopterleri kurtarmak amacıyla; kesinlikle, yardım gelmiş olacaktı.

Akçakaya, küçük bir noktaymış gibi gözükmeye başlayınca; bakışlarını doğrudan en yakına sektirdi; artık oradaki herkesi, en ufak ayrıntılarına kadar görebiliyordu. Ama ikiyüzelli kilometre düzeyindeki hızını, hiç azaltmadı.

Ama dikkatine, bambaşka bir görünüm takılmıştı: Alazköy sınırında, ışıktan bir çizgi vardı; o çizgiyi ise, yan-yana dizilmiş insanların, ellerindeki elfenerleri ya da ceptelefonlarından çıkan ışıklar oluşturuyordu. Yeşilgöz, o çizgiyi, sola doğru gözetledi.

Halka; önce kuzeybatı yolunu aşıp, Alazdibi Kuytusu'ndan beşyüz metre kuzeyden, Kalaman Deresi'ne; oradan da, yukarlardaki dik yamaçlara kadar varıyordu. Dik yamaçlarda, geniş bir yay oluşturup, mezrâ ırmağına; oradan da, yine geniş bir yay ile, Sanayî Yerleşkesi'nin beşyüz metre kadar uzaklığındaki güney sınırına; oradan da, başka bir yay ile, Akçakaya'nın altındaki Üstünsu köyünün aşağı sınırına; ve son olarak da, Gizem'in önünde bulunan noktaya kadar varıyordu.

"Vay anasını!" diye mırıldandı sarışın dilber. "Kilometrelerce bir halka! Bu halkayı oluşturmak için; kaç bin insan gerekiyor? Sanırım; ellibine yakın bir insan topluluğu! Bu insanların önünde, dizçökülür!"

Bir ânda, artık Alazköy sınırına, yani halka çizmiş olan insanların yakınına vardığını anladı. Hızını yavaşlattı ve dingince durdu. Son bir kez, Akçakaya yaylâsına baktı. Alışılmış kargaşa, süregidiyordu.

Önce, kendi gözlerini de karanlığa ayarlayarak; bir-kaç panorama görseli çekti. Ardından, yaklaşık bir dakîkalık bir film kaydetti.

Ardından da, iletişim aygıtını aldı; bir tuşuna bastı ve bekledi. "Geldim, Bay Tankut. İşlerimi, en ufak ayrıntısına kadar bitirdim."

"Nasıl? Bu kadar hızlı mı? Sizi, en erken üç saat sonra bekliyordum."

"Bir sürü yeni yeteneklerimi keşfettim, Bay Tankut; saymayla bitmez. Örneğin; hızımı, ikiyüzelli kilometrenin üzerine çıkarabildim."

Tanut'un, bir ıslık çalar gibi yaptığı duyuldu. "Vay be! Peki; şimdi nerdesiniz?"

"Kuzey sınırındayım; kuzeydoğu yolu ve Akçakaya arasında."

Tankut, konuşurken; Işıl'a, orada beklemesi için, bir kip yaptı; ve kendisi, yolun aşağı kıyısına geçti. "Ben de, kuzeydoğu girişindeyim; Bayan Idır'la birlikteyim.

Yeşilgöz, sol yanına döndü. Aşağılara baktı; bakışlarını, hızla sektirdi. Kendi altında uzanan ormanın, yol kıyısındaki ağaçlarının doruklarının ardında, Tankut'u gördü. "Yeşil ceket ve kara pantolon giymişsiniz."

Tankut, sarımsı bir ışık saçan sokak lambasına baktı. Şaşakaldı! "Bu ışıklandırmada da mı, renkleri farkedebiliyorsunuz?"

Gizem, sırtüstü eğik biçimde; hemen aşağılara doğru serpinmeye başladı; ama ivedice davranmadı. "Söylemiştim; pek-çok yeni yeteneğimi keşfettim. Bakışlarımı, kilometrelerce sektirebiliyorum; her ışık ortamında, kütlelerin özgün renklerini ayıklayabiliyorum. Beni dinliyor musunuz, Bay Tankut?"

"Elbet dinliyorum, cânân-pârem."

"Yaklaşık elli metre, Alazköy yönüne gidin ve orada, istinâd duvarına yaslanın. Hemen orda olacağım."

Tankut, hemen yola çıktı. Işıl ise; onu, büyük merâkla gözetledi.

Gizem, iletişim aygıdını, dingince kapına yerleştirdi ve keyifli-yavaşça, serpinmesini sürdürdü.


***


Târih: 03.03.2020   |   Bölüm: Konumdeviriş (1)

Öykünün tüm kısımları
- 10. kısım
-   9. kısım
-   8. kısım
-   7. kısım
-   6. kısım
-   5. kısım
-   4. kısım
-   3. kısım
-   2. kısım
-   1. kısım
Content Management Powered by CuteNews



Tüm Bölümler
14. bölüm: Konumdeviriş! (2) (Hazırlanıyor)
13. bölüm: Konumdeviriş! (1)
12. bölüm: "Yasalar, her şeyden üstündür!"
11. bölüm: Tepetaklak!
10. bölüm: Kutluluklar ola!
  9. bölüm: Mutlu başlangıçlar!
  8. bölüm: Kara sevdâmsın sen!
  7. bölüm: Öleceğim özleminle!
  6. bölüm: "Seni seviyorum!"
  5. bölüm: İncelemek ve araştırmak! (2)
  4. bölüm: İncelemek ve araştırmak! (1)
  3. bölüm: "Ben, kimim?"
  2. bölüm: Araştır ve bul!
  1. bölüm: Aradık ve bulduk!
13. bölüm Konumdeviriş! (1)
© Erol Sürül | Sitemin, tüm hakları saklıdır.