2. bölüm Araştır ve bul!
1. parça


        Aysun, pembe desenli neglijesinin üstüne, aynı saydam kumaştan yapılmış olan sabahlığını giyerek, merdivenlerden aşağı indi. Pembe püsküllü terlikleri, elâstik tabanlıydı. Son basamağı da indikten sonra, çevresine bakındı. Hiç bir şey duymuyordu. Bu kadar sessizlik, kendi evinde, yalnızken bile olmuyordu.
        Bir anda, koltukların birinde kıpırdayan Hun'u gördü. Sevimli çihuahua, kafasını kadırıp Aysun'a baktı.
        "Benim küçük sevgilim, nerelerdeydin sen?" Hun'un yanına gitti; diz çoktü; ve o sevimli yaratığın kafasını ellerinin arasına aldı. "Söyle bakim; nerelerdeydin?"
        Hun, kısık sesle havladı.
        "Ben, seni yerim, tatlı sevgilim." Hun'un yanağına bir öpücük kondurdu. "Şimdi ben, kahve alıp yukarı çıkmam gerekiyor. Sen, dinlenmene devâm et. Tamam mı, şeker şey?" Yanağına uzun bir öpücük yapıştırdı.
        Hun'dan ayrıldı; merdivenlerin sağ yanında, arkaya açılan kapıya yöneldi. Kapıyı açıp hole girince, bâzı sesler duymaya başladı. Sağ yandaki mutfak kapısına tıkladı; bir kez daha tıkladı.
        Sevil Sekmen, kapıyı açtı. "Günaydın, Bayan Ağtunç. Nasıl yardımcı olabilirim?" Sekmen'in yüzünden, içtenliliği hiç de saklanamıyordu. Anlaşılan, Aysun'u görmekten, pek de hoşnuttu.
        "Günaydın, Bayan Sekmen. Kahve hazır mı?"
        "Evet. Hemen hazırlıyorum..."
        "Yok; durun! Ben, hazırlamak istiyorum; izin verirseniz elbet de." Sevil, kapıyı ardına kadar açtı; Aysun, içeri girdi. Bigün Boğa, işiyle pek uğraşık idi. "Günaydın, Bayan Boğa. Ne yapıyorsunuz?"
        "Günaydın, Bayan Ağtunç. Karınyağlı yumurta sever misiniz?"
        Aysun, dolaptan iki meyve suyu bardağı, iki kupa ve altlık çıkardı; "Hiç yemedim. Denemekte yarar var." Çekmeceden de iki kaşık aldı. Önce buzdolabından çıkardığı portakal suyundan, bardakları dolduru.
        Bigün, "Kesinlikle öneririm. Kahvaltı, yarım saate varmaz, hazırdır," diyerek, karınyağı doğramaya devâm etti.
        "Bu arada sizden özür dilemek istiyorum; size bir sürü iş bıraktık," dedi fincanları doldururken.
        Kadınlar, bir gülümseyişle yanıt verdı.
        Sevil, Aysun'u kaş altından büyük hayranlıkla izliyordu. Kadının hem dinçliğine, hem de güzelliğine o kadar hayrandı ki, ona imreniyordu. Aysun, daha yeni kalkmış ve makyaj bile yapmamıştı; ama yine de çok güzeldi. Sanki bir-kaç saat evvel kalkmış gibi bir hâli vardı; hiç yorgunluk belirtileri göstermiyordu. Ayrıca, ülkenin en zenginleri arasında olmasına rağmen, mutfağa gelip, kahve hazırlıyordu. Bu duruma 'alçakgönüllülük' demek, abes kaçar. Aysun'un yaşı, Sevil'inkinin iki katı idi. 'Acabâ hangimiz daha genç gösteriyor?' diye sordu kendine.
        Aysun, hazırladıklarını bir tepsiye koydu. Tepsiyi sol elinde tutarak, sağ eliyle mutfak kapısını açtı. "Teşekkürler, hanımlar." 'Hanımlar' da ona teşekkür etti. Mutfaktan çıktı; ve kapıyı ardından çekti.
        "Bigün Abla, kim daha genç gösteriyor; ben mi, Bayan Ağtunç mu?"
        "Ah kızım! Senin de uğraştığın şeylere bak!" Bunları söylerken, elinin tersiyle Sevil'in yanağını okşadı.
        "Ama öyle değil mi? Kadın, hem çok genç göstyeriyor, hem çok güzel, hem de çok açıkgönüllü. Çok tatlı!"
        "Bay Tankut'tan ne haber? Tencere yuvarlanmış; kapağını bulmuş. Ne mutlu bize! Ayrıca sen de bir zahmet aynaya bakıver. Yoksa zamânın mı yok?"
        Sevil, Bigün'e arkadan sarıldı. "Seni çok seviyorum. Bana moral vermeyi nasıl da beceriyorsun!"
        "Cânım benim! Ben, sana moral vermek istemiyorum ki; gerçeği söylüyorum."

***

        Aysun, yatak odası kapısını sağ eliyle açtı; ve içerden kapattı. Yatakta uyuyan Tankut'a baktı: mışıl-mışıl uyuyordu. Pencerenin önüne gitti ve tepsidekileri, sistematik bir şekilde iki ayrı yana dağıttı. Sonra tableti komidinin üstüne bıraktı; ve sabâhlığını çıkararak, karyolanın ayak yanı korkuluğuna astı.
        Ardından, yatağın yan tarafına gitti; Tankut'un üstündeki yorganı yavaşça çekti. Efendisi, onu o kadar mutlu ediyordu ki, içi titriyordu! Önce efendisinin o erkeksi yüzünü izledi.
        Tankut'un uzun saçları açık ve darmadağındı. O uzun saçlar, Aysun'u onbin yıl öncesine götürüyordu. Sanki Tankut, o ilkel devirlerde, kadınını saçlarından kıskıvrak tutarak, ardısıra sürükleyecekmiş gibi geliyordu ona. Bunu düşününce, ihtirâsının katlanarak yükseldiğini seziniyordu.
        Sarışın lüleli güzel, eğilerek, Tankut'un göbeğini kokladı; koklaya-koklaya önce göğsüne, donra dudaklarıa vardı. Efendisinin kokusunu, doyasıya içine çekti. Onu öpmeye yüreklenemedi.
        Yavaşça efendisinin üstüne yüzüstü yattı. Yüzünü, Tankut'un yüzüne temkinle yaklaştırdı. Ona bakmaya doyamıyordu. Hele o dudaklar yok mu! 'O güzel dudaklarını asırlarboyu öpmek istiyorum,' dedi içinden.
        Başını, yavaşça sevdiğine yaklaştırdı. Dudakları, ona dokununca, yanacakmış gibi heyecânlıydı.
        Heyecândan, dudakları titriyordu. O titreyen dudaklarıyla, sonunda Tankut'un alt dudağına hafifçe dokundu! Bu, öyle bir mutluluktu ki, dudakları, daha fazla titriyordu. Sonra sevdiğinin dudağını biraz daha sıkı öptü. O ânı doyasıya yaşadı.
        Sonra, dudaklarını, yavaşça geri çekti.
        Kısık bir sesle, "Efendim," dedi, "inanması çok güç; biliyorum; ama sizden önce hiç yaşamadım ben. İçimde, hep bir boşluk vardı; ne olduğunu hiç anlayamadığım bir boşluk. Sanki aşeren gebe bir kadının, neye aşerdiğini kestirememesi gibi! Yarım asır sonra, o boşluğun, ne olduğunu anladım. O boşluk, sizdiniz, Sâhibim. Siz, bana, kadın olmayı öğrettiniz; sizin sâyenizde, kadın olmayı öğrendim. Birlikte geçirdiğimiz şu üç gün, elli yıllık ömrümün en güzel üç günüydü. Bana verdiğiniz mutluluk, sözcüklerle anlatılamaz. Tüm dünyâ dillerindeki tüm sözcükler, bu mutluluğu aktarmak için, yetersizdir."
        Özlem ve aşk dolu duygularla, Tankut'un yüzünü izledi. Onun nefesini kokladı. "Bu yaşıma geldim; hayâtımda pek erkek olmadı. Artık biliyorum ki, hiç bir erkek, benim özümü görememiş; onlar, meğerse yalnızca 'üç dakikalık zavallılar'mış. Oysa siz... beni yarattınz; beni varettiniz."
        Yine yavaşça aşağı eğildi; bu kez, Tankut'un iki dudağına hafifçe dokundu. Ürkerek, dudaklarını geri çekti. "Bu mutluluğu, bana yaşattınız ya... Beni köleniz olarak kabul ettiğiniz için, size, sonsuza dek minnettarım. Sizin, yalnızca bir kez değil, bin kez değil, milyonlarca kez köleniz olurum; elbet eğer izin verirseniz!"
        Bu kez daha cüretkârca Tankut'un dudaklarını öptü; burunlar, dudaklar ve çeneler bir-birlerine değiyordu. Bu, çok büyük bir cüret idi; ama o da, ufak-tefek günâhlar işlemek istiyordu. Sonra, dudaklarını yine geri çekti: "Sizi seviyorum, Sâhibim. Beni bağışlayın; ama sizi çok seviyorum." Ve efendisinin dudaklarını yeniden hafifçe öptü.
        Tankut, elleriyle, yavaşça Aysun'un o kusursuz kalçalarına dokundu; ve kıçını, o benzersiz yuvarlakların alt kısmından kavrayarak, yukarıya doğru sıvazladı.
        Aysun'un gözleri far gibi açıldı; içinde bir ürperti ve korku vardı! "Uyanık olduğunuzu bilmiyordum, Efendim."
        Tankut, yavaşça gözlerini açtı. O yeşil gözler, ikibuçuk günlük sevişmenin ardınan daha da yeşil gözüküyordu. "Ev halkı geldi mi?"
        "Geldi, Efendim. Size kahve getirdim." Ve yataktan zârifçe kalkıp, bir ceylân gibi sekerek, masadan bir fincan kahve alıp-getirdi. Kendisi de sağ ayağını karyolanın kıyısından aşağı sarkıtırken, sol bacağıla bağdaş kurdu.
        Tankut, yatakta doğruldu ve Aysun'un elinden aldığı fincandan bir yudum içti.
        "Duş almanız gerek, Efendim."
        "Olur; biraz dinleneyim; uyku sersemiyim."
        "Peki, Efendim. Ben, sizden sonra duş alırım."
        "Gerçekten mi?" Aysun'un gözlerinin içine baktı: "Duş kabinine kolaylıkla ikimiz de sığarız."
        Aysun'un, mutluluktan kalbi duracak gibiydi! İkibuçuk gün, neredeyse aralıksız sevişmelerine karşın, bugün, birlikte geçirecekleri son dakikaları da değerlendirme düşüncesi, onu, mutluluktan deliye çevirecekti! "İştâhınızın bana bu kadar kabarık olması, yeryüzündeki en güzel duygu, Efendim." Biraz daha odada kalacakları kesinleştiği için, kalkıp, masanın üstündeki kahvesini aldı. Yeniden yatağa oturduktan sonra, utangaç bir sesle, "Efendim, 'karınyağ' ne demek?" diye sordu.
        Tankut, dudaklarını büzüp, gözlerini sonuna kadar açarak, gülümsedi. "Domuzun karnından elde edilen et ve yağlar. Genelde dumanlanmışı tüketilir. Enfes bir kokusu var."

***

        Aysun, saçlarını kurulamak ve makyaj yapmak için, Tankut'un evinde geriye kaldı. Efendisi, gittiğinde, kahvaltısına devâm edip, günün gazetelerini gözden geçirdi.
        Bu arada, Hun ile de biraz ilgilenme fırsatı buldu; o minik yaratığa, sanki âşık olmuştu.
        Daha sonra, yeniden yukarı çıkıp, bakımını yaparken, Hun da onunlaydı. Küçük oyunsever, yeni arkadaşını çok sevmişti. Onu her yerde adım-adım izliyordu.
        Bir ara, Aysun, merdivenlerden inerken, Tanıl Tuğbay, salonda bahçivan kılığında duruyordu. "Günaydın, Bayan Ağtunç! Sizi bırakmak isterdim; ama bugün, bahçenin bahar temizliği ile ilgilenmem gerek."
        Sarışın lüleli güzel, son basamağı da indikten sonra, Tuğbay'ın yüzüne pırıldadı. "Çok iyisiniz, Bay Tuğbay. Biraz sabâh sporu, kimseye zarar verrmez; yürüyeceğim."

***


Tarih: 27.08.2014 Bölüm: Araştır ve bul!


Öykünün tüm parçaları
- 8. parça
- 7. parça
- 6. parça
- 5. parça
- 4. parça
- 3. parça
- 2. parça
- 1. parça


Tüm Bölümler
10. bölüm: Kutluluklar ola! (Hazırlanıyor!)
9. bölüm: Mutlu başlangıçlar!
8. bölüm: Kara sevdâmsın sen!
7. bölüm: Öleceğim özleminle!
6. bölüm: "Seni seviyorum!"
5. bölüm: İncelemek ve araştırmak! (2)
4. bölüm: İncelemek ve araştırmak! (1)
3. bölüm: "Ben, kimim?"
2. bölüm: Araştır ve bul!
1. bölüm: Aradık ve bulduk!
Araştır ve bul!
© Erol Sürül | Sitemin tüm hakları saklıdır.