4. bölüm İncelemek ve araştırmak! (1)
5. parça


        Gizem, Tankut ve Hun, ormanda# temkinlice yol aldılar. Hun, yeşil gözlü dilberin kollarındaydı; Tankut, evden ayrılırken, peşine düşmüş, inatla yanında gitmek istemişti. Tankut da, onu yanında götürmek yüknünde kalmıştı.
        Gizem, Ayınlık'ın çevresini kuşatan, ama görünmemek için de ormanın biraz içerisine çekilmş olan, belirli aralıklarla yayılmış adamları gözlemliyordu. Ağaçsız bölgeye yaklaştıklarında, durdular; çevreyi gözden geçirdiler. Ayınlık'ın, kıyısına gelmişlerdi.
        Tankut, üzerindeki giysileri çıkarmaya başladı. Gizem'e de 'sus' işâreti yaparak, yine işâret diliyle, soyunmasını bildirdi.
        Tankut'un üzerinde yalnızca mayosu, Gizem'in de yalnızca bikinisi kalmıştı.
        Ayınlık'ın neredeyse ortasına gelince, durdular. Tankut, yüzüstü yattı. "Siz de yüzüstü yatın lütfen. Ayınlık'ın çevresini, adamlarım kuşattı; biz, konuşurken, başkaları, bize yaklaşırsa, bizi uyaracaklar."
        "Neden bu gizli-saklı durum?"
        "Yüzüstü yatmamızın bir nedenı var; dürbün ya da teleskopla bizi izleyenlar, dudaklarımızdan, neler konuştuğumuzu anlayamaz. Bu alana, herhangi türde kayıt cihâzının konuşlandırılması, neredeyse olanaksızdır; yirmidört saat, burası denetimimizdedir."
        "Neredeyse çıplak olmamızın da nedeni bu olmalı."
        "Evet; günümüz teknolojisini gözönünde bulundurursak, giysilerimize bile kayıt cihâzı yerleştirilmiş olabilir."
        "Buradan başka, gizli konuşmamıza olanak yok mu?"
        "Var. Ama herkesin gözü önünde yapılan gizli görüşme, hiç kimsenin gözüne batmaz. Burada, bizi, ayna gibi herkes görebilir; ama ne konuştuğumuz konusunda, fikir bile yürütemezler." Hun, ikisinin yüzü önünde oturmuş, çevreyi gözlüyordu. "Yâni dikizcilerin bizi gözetlemelerini, bilâkis bilerek sağlıyoruz."
        "Demek, konuşmamız kırmızı alârm düzeyinde olacak."
        "Cânân kızım, sizin eşsiz-benzersiz kıvrımlarınızı görenler, dürbününü ya da teleskopunu kapıp, sizi dikizleyecektir; kadınlar, fesâttan çatır-çatır çatlayacak; erkeklerin ise, içi cızlayacak. Sonuç: Sizin bu denli güzel olmanız, işimizi daha da kolaylaştırıyor."
        "Bana, çok iyi geliyorsunuz, Bay Tankut. Kendimi prensesler gibi sezinliyorum yanınızda."
        "Siz, zâten benim imparatorluğumun biricik prensesisiniz."
        "Fazla uçmayın; yoksa, şuracıkta size sarılırım."
        "Sarılmış gibi sezinleyin, güzel prensesim." Biraz sustular. Sonra Tankut, yine devâm etti. "Sizi, neden bu kadar önemsediğimi, sanırım anlamaya başladım. Sizin yaşınızda, ya da sizden bir yaş büyük, bir kızım var."
        Gizem, 'baba gibi patronu'nun sözünü kesti: "Gerçekten mi?" Başını sağa çevirip, parlayarak Tankut'a baktı.
        "Evet. Onu, tek bir kez, yalnızca yirmi dakika görebildim."
        "Babası olduğunuzu öğrenince, nasıl tepki verdi?"
        "Kendisine söylemedim ki."
        "Peki; neden?"
        Tankut'ın gözlerinden üzüntü akıyordu. "Her şeyden önce, yirmiiki yıl boyunca, neden bir çocuğum olduğunu bilmediğim için, kendimden utandım."
        "Bu tavrınız, büyük bir asâletti."
        "Ama bedeli de çok ağır oldu. O, yirmiiki yıl boyunca, kendine bir dünyâ yarattı. Belki de 'babası' diye bildiği birisi vardır. Onun küçücü mâsum dünyâsını yıkmaya, hakkım yoktu."
        "Tavrınız, gerçekten büyük bir fedâkârlık oldu. Sizin yerinizde kim olsa, o mâsum yaşamın duygusal dünyâsını düşünmezdi. Ben de, sizi ne kadar sevdiğimi, her gün biraz daha iyi anlıyorum."
        Tankut, yeşil gözlü güzelin gözlerine daldı. "Kızımın gözleri de sizinkiler gibi yemyeşil."
        "Yâni sizinkiler gibi demek istiyorsunuz."
        "Öyle mi? Hiç farketmedim. İnsanlar, sürekli algıladıkları görüntüyü, bir süre sonra farkedemez oluyorlar."
        "Sizin de çok güzel yeşil gözleriniz var; sanki benim babammışsınız gibi. Biliyor musunuz; benim doğal saç rengim de açık kahverengidir; tıpkı sizin gibi. Peki; kızınızın, sizi bilmemesinin nedeni, bu kadar mı?"
        "Evet; ona kimliğimi açıklasaydım, bu, bağışlanamaz bir sorumsuzluk olurdu."
        "Şu ânda, burda değil de, gerçekten baş-başa olabileceğimiz bir ortamı yeğlerdim; burada sizi kucaklarsam, iyice yanlış yorumlanabilir. Siz, bu evrendeki güzelliklerin en yücesine lâyıksınz."
        "Teşekkür ederim, güzel prensesim. Siz de öyle. Anneniz hanımefendi ve babanız beyefendi, sizi hiç de şımartmadı; işte, bu durumunuz, sizi gerçekten âsil yapıyor." Biraz sustular. "Kızıma o kadar çok benziyorsunuz ki..."
        "Buraya gelmemizin nedenine daha değinmediniz."
        Tankut, gökyüzüne baktı; acele etmelerine gerek yoktu. Öylesine bakadururken, söze girdi: "Siz, hiç, bir tecâvüz mağduruyla tanıştınız mı?"
        Yeşil gözlü güzel, bu çıkışa şaşırdı; ne diyeceğini bilemedi. "Hâyır," dedi kesin bir tavırla.
        Tankut, güzel prensesine baktı. "Ömrüm boyunca, iki tecavüz mağduruyla ilişkim oldu. Edindiğim deneyimlerim, korkunçtan da öte idi! İkisi de seksi özlüyordu; çünkü hiç bir zamân doyasıya sevişemediler. Eşlerini, bâzen tecâvüzcü sanıyorlar; ve öyle korkuyorlar ki...! Seks partnerleri de kendilerini 'suçlu' gibi sezinliyorlar."
        Gizem, 'babalığı'nın gözlerine baktı. "Anlattıklarınız, o kadar cânlı ki, o kadınları, bire-bir hissediyorum."
        "Gizem kızım, bir tecâvüzcü, size saldırsa, ne yapardınız?"
        Gizem, çok hüzünlüydü; gözleri ise, şiddet destânı yazıyordu. "O konuda, epeyce şanslıyım; bana, kimse kolaylıkla saldıramaz; hiç kimse, istemim dışında benim rûhuma ve bedenime hükmedemez."
        "Peki; korumasız bir kadın olduğunuzu varsayalım."
        "Eğer birisi bana tecâvüz ederse, er ya a geç, onu gebertmenin yollarını bulurum! O cânînin hızlı ölmemesi için de, gereken önlemleri alırım!" Yüzünden, öfke ve öç fışkırıyordu.
        "Hah! İşte geldik gerçek konuya!"
        Güzel kadın, bu sefer öç hıncıyla gülümsüyordu. "Anlatın, Bay Tankut. Burada koruma eşliğinde konuştuğumuza göre, gerçekten yaşamsal anlamda bir konuyu benimle paylaşmak istiyorsunuz demektir."
        "Bir tecâvüz mağduru, yasal yollarla hak aramaya kalkıştığında, hangi zorluklarla karşılaştığı üzerine, bir fikriniz var mı?"
        "Bu konuda, bir film izlemiştim. Mağdurun, bunalımla boğuşması yetmiyormuş gibi, üstüne-üstlük bir de suçlu muâmelesi görüyordu." Gizem, hüzünlüydü.
        Tankut ise, vicdânının sesiyle, dalıp gitmişti. "Aynen! Peki; siz, bir tecâvüz hakkında tüm delillere ulaştığınızda, o tecâvüzcüye nasıl bir tepki verirdiniz, ya da nasıl bir eylem uygulardınız?"
        "Kesinlikle gerekeni yaparım!" Gerçekten kararlıydı.
        Tankut, neredeyse yalnızca gözleriyle, başını fazla kıpırdatmaksızın, çevreyi gözetledi. "Fazla tepkimlemeden, bizi çevreleyen şu insanlara bakın. Saydınız mı; kaç kişiler?"
        "Onbir kişi sayabilmiştim."
        "Doğrudur. Ama onlar, onüç kişidir. Diğer ikisi, hasta ya da tâtilde olabilir. O onüç kişinin ve benim, ortak bir sırrımız var: Mağdurları koruyoruz; sevdiklerimize saldıranları ve sevdiklerimizin onurunu kıranları, cezâlandırıyoruz. Bu cezâlar, yalnızca benim onayım ile gerçekleşiyor: ben, onay vermeyince, aslâ hareket edilmez. Ve şimdi, güzel kızım, bu sırrı taşıyan onbeşinci kişi oldunuz. Benden izin almadan da, bu sırrı kimseyle paylaşmayın."
        Yeşil gözlü dilber, sanki sıradan bir anlatım dinliyor gibi bir gözlenim veriyordu. "Bana, bu kadar çok mu güveniyorsunuz ki, böyle bir sırrı benimle paylaşıyorsunuz?"
        "Size, her alanda güveniyorum, yiğit kızım." Tankut'un gözlerine, baba şefkâti serpilmişti. "Siz de, kendinizi küçümsemekten vazgeçin."
        "Ben de, sizin bu güveninizi zedelememeye özen göstereceğim." Tankut'un gülümseyen gözlerine baktı. "Bu kadronun görevleri, tamı-tamına nedir?"
        "O kadro, kurulduğu sırada, cinsel tâcizler ve tecâvüzler, sezinlenebilir biçimde çoğalmıştı. 'Dostlar Kadrosu', işlenen bir suçu ya da kusuru, işlendiği biçimde cezâlandırıyopr; hem de toplu hâlde! Örnek olarak, bir tecâvüzcüyü ele alalım; hangi suçu işlemişse, ona da aynı eylem uygulanıyor."
        "Neee!" Gizem, neredeyse sesini yükseltecekti; ama kendine egemen oldu. "Nasıl yâni?" dedi fısıldarcasına.
        "Tecâvüz durumlarında, Dostlar Kadrosu, bir 'Tatmin Kadrosu'na dönüşüyor."
        Genç kadın, temkinlice çevrelerindeki erkeklerin bâzılarını gözetledi. "İnanamıyorum! Bu iyi yürekli insanlar, erkeklere mi tecavüz ediyorlar?"
        "Aynan öyle. Kıssasa kıssas! Hattâ bir seferinde, kadro üyeleri, hırsını dindiremeyince, suçlunun bacakarasını tekmelerle paramparça ettiler."
        "İlk bakışta çok barbarca bir durum; ama korkarım ki, onların yerine olsam, onlardan geri kalmam."
        "İşte benim kızım!" Genç kadının sağ elini okşadı.
        "Peki; bu cezâlandırma yönteminizle, kaç kez 'hakkı yerine getirdiniz'?"
        "Saymadım. Olaylar ve nedenler çok değişik olduğu için, sınırlama ve sınıflandırma işlemi, gereksiz kalır. Onun için, cezâlandırma yöntemleri de çok farklı."
        "Umarım, buraya gelmemiz bundan ibârettir."
        "Elbet de hâyır. Size, bir görev vereceğim."
        "Yoksa..." Gizem hem dehşet, hemde umut kıvılcımları saçtı.
        "Hâyır, yiğit kızm; sizin göreviniz, hâfiyet alanında olacak. Şu Osman Nuri Kabataş olayını duydunuz mu?"
        Düşünüyordu. "Ka... Kab... Kaba... Kabataş? Bir yerden tanıdık geliyor bu isim."
        "Başından alalım; tüm tatmin uygulamalarından sonra, ilgili kişiler, hep suskunluğa büründüler; dingin, suskun ve durgun yaşam sürdürdüler. Cazâlandırmanın ardından, ilk intihâr eden kişi de, Kabataş oldu."
        "Suçu neydi?"
        Tankut, bu konuda bocaladı. Öylece, Gizem'in o güzel yüzüne baktı. Gizem, soru yönetir gibi, hafifçe kafasını salladı. Tankut'un yüzünde öfke ve hınç vardı. "İt oğlu it, sevdiklerimin özgürlüğünü kısıtlamaya kalkıştı! Bununla da yetinmeyip, onlara dil uzatmıştı!" Orta yaşlı delikanlı, yine biraz bekledi. "Siz, anneniz ve Aysun Hanım. Üçünüzün hakkında olur-olmaz sözler savurdu."
        "Bunları... benim... yâni bizim için mi yaptınız?"
        "Hiç bir insanın özgürlüğü, kısıtlanamaz! Hele söz konusu, benim sevdiklerim olunca, barbarlaşırım!"
        "Bu durumda, size yardımcı olmak için tüm nedenler, sizden yana. Ne yapabilirim?"
        "Dün, İlçe Jandarma Karakolu'ndan çavuş Akın Kuğulu geldi. Bu intihâr olayını araştırıyormuş. Sanırsın ki, 'intihâra neden olmak', suç imiş. Elbet de yok böyle bir yasa maddesi."
        "Sanırım, sizi anlamaya başladım."
        "Anladığım kadarıyla, onun derdi, benimle! Budala! Aklısıra, beni zayıflatarak, mesleğinde terfî edecek! Kuş beyinli! Ama ne yazık ki, en tehlikeli yaratıklar, en salak insanlardır. Onlar, her zamân, su üzerinde yüzmenin yollarını bulurlar; yaşamlarında, fazla başarılı olamazlar; ama batmaktan her zamân kurtulurlar."
        "Ve biz, onu susturmamız gerekiyor!"
        "İşte benim prenses güzeli yiğit kızım! Ona karşı uygulayacağımız hamle, o kadar ağır olmalı ki, yediği darbeyi, ömür boyu, bir ân bile unutamasın; ve bir daha Alazköy'e ayak basamasın!"
        "İşi tümüyle bana mı bırakacaksınız; yoksa şimdiden bâzı fikirleriniz var mı?"
        "Yaşamını didik-didik edin; ne zamân yellendiğini bile bilmek istiyorum! Bay Özkan Oğuzhan, size, sınırsız destek verecek. Onunla da zamânla bir-birimize adapte olduk; ona bakış biçimimden, ne istediğimi anlıyor. Şifreli konuştuğumda, kesintisiz ne istediğimi biliyor."
        "Ama kullanacağımız yöntem, yasal ve âdil değil."
        "Onun yöntemi, çok yasal ve çok âdll! Hattâ çok uygarca!"
        Gizem, yalnızca güldü.

***


Tarih: 15.09.2014 Bölüm: İncelemek ve araştırmak! (1)


Öykünün tüm parçaları
- 7. parça
- 6. parça
- 5. parça
- 4. parça
- 3. parça
- 2. parça
- 1. parça


Tüm Bölümler
10. bölüm: Kutluluklar ola! (Hazırlanıyor!)
9. bölüm: Mutlu başlangıçlar!
8. bölüm: Kara sevdâmsın sen!
7. bölüm: Öleceğim özleminle!
6. bölüm: "Seni seviyorum!"
5. bölüm: İncelemek ve araştırmak! (2)
4. bölüm: İncelemek ve araştırmak! (1)
3. bölüm: "Ben, kimim?"
2. bölüm: Araştır ve bul!
1. bölüm: Aradık ve bulduk!
İncelemek ve araştırmak! (1)
© Erol Sürül | Sitemin tüm hakları saklıdır.