4. bölüm İncelemek ve araştırmak! (1)
6. kısım


        Gizem, Oğuzhan'ın küçük yazıhânesine girince, Özkan, kapıyı kilitledi.
        Ardından da iskemlesinin arkasındaki paravanayı, duvardan biraz uzaklaştırdı. Böylece, camın diğer tarafında çalışanlar bile, ne yaptıklarını göremezdi. Bilgi sâhibi olmayanlar, orada, duvarın bir parçasının, bir kapı olduğunu göremezdi. Oğuzhan, duvarı itti; kapı, elastik biçimde açıldı. Gizem'e, girmesini işâret etti; ardından, kendisi de içeri girdi; ve kapı, arkasından kapandı.
        Burası, küçük ve bomboş bir oda idi. Yalnızca duvara yaslanmış bir poşet vardı.
        Oğuzhan, o poşeti aldı; diz çöktü ve poşetin içindekileri, dikkatlice yere döktü. İki küçük parçayı eline aldı; birini, sağ eline aldı; eliyle kıvrak bir hareket yaptı; cismi yukarıya tutup, alçaltıp-yükseltti.
        "Bunlar, birer ses alıcısı; görünmez bir yere yapıştıracağım; doğru mu?"
        Ses alıcılarını, poşete koydu. Sonra da, arkasında çivi gibi uçu olan iki düğme kaldırdı. Parmağıyla, kendi gözünü gösterdi.
        "Kamera?"
        "Öyle." Sonra da, iki USB uçu gösterdi.
        "Bunları, bilgsayara takacağım. Ama neden iki tâne?"
        "Karakol. Ev." Poşete ekledikten sonra, yerdeki kâğıdı kaldırdı ve Gizem'e uzattı; üzerinde, Kuğulu'nun ev adresi yazıyordu.
        "Peki; bu USB uçları ne işe yarıyor?"
        "Bilgisayar. Gözetim."
        "Anladım."
        Oğuzhan, ardından eline, anten gibi gözüken, esnek plastikten uzunca iki parça aldı; yalnızca renkleri değişikti. Birisinin altınaki burguyu, başka sivri bir parçayla birleştirdi; antenin alt kısmında da, bir zincir vardı. Önce, alt kısımla yeri deşer gibi yaptı; sonra da zinzirle anteni parmağına astı.
        "Bu da bir verici," dedi Gizem, "Bunu karakolun yakınlarındaki bir uzaklıkta saklayacağım; gerekirse dikkatlice toprağa sokabilirim. Doğru mu?"
        "Oldu." Vericiler de poşette yerini alınca, anten ve alıcıların renklerini gösterdi.
        "Bunu da anladım; aynı renkteki gereçler, bir-birine uyarlıdır. Peki; en fazla kaç metre uzaklığa bırakabilirim?"
        "Yediyüz." Oğuzhan, Gizem'i hâla bir yabancı olarak algılıyordu; ama, güvendiği bir yabancı.

***

        Perşembe akşamı, gün kararmadan önce, Ulaş, Adıvar Dereyolu ile Uzun Gölet'in arasındaki yeşil alanda, göletin büyüsüne dalıp-gitmişti. Gözleri, Karam Oteli'nin küçük rıhtımındaki bir teknede, karşılıklı oturup, sohbet eden çifte takıldı.
        Neden dahâ önce tekneyle gölette gezinmediğini sordu kendine. Tekneden balıkları izlemek, pek hoş olurdu. Bir de yanında Gizem olsaydı...
        "Bay Uzer? Daldınız."
        Geriye baktı; Tankut, ona doğru geliyordu. Orta yaşlı delikanlı, yanına varınca, onu görmenin ne kadar güzel bir rastlantı olduğunu anladı. "İyi ki, sizi gördüm. Sizden bir ricâm olacaktı."
        Tankut, Ulaş'ın sağ yanına geçti. Birlikte, göleti izlediler. "Konuşun," dedi yalnızca.
        "Son zamânlarda, hiç bir işi yapacak takatım yok. Onun için, sizin ilgili biriminizin, benim yazıhânemdeki işleri hâlletmesini ricâ edecektim."
        "Hasta değilsiniz umarım."
        "Yok, yok! Benimkisi, duygusal bir çöküntü."
        Tankut, Ulaş'a anlayışla baktı. "Kim bu şanslı kişi? Alazköy'den mi?"
        Sarışın genç, önce kısa bir süre Tankut'a baktı; sonra bakışlarını gölete çevirdi; ardından, biraz yukarıya gezindi gözleri; havada, bir çift kırlangıç oynaşıyordu. "Evet, Alazköy'den. Beni, bir geceliğine sevgilisi yaptı; şimdi de hiç ilgilenmiyor."
        "Sanırım, bu karakter yapısında olan birini tanıyorum; çetin cevizdir kendisi! Ama yazıhâne işini dert edinmeyin. İlgili akadaşlara aktarırım; hâllederler."

***

        Askeriye ve Jandarma lojmanı, Alazköy ile karakolun arasındaydı; Alazköy'e uzaklaığı, beş kilometre, karakola ise, iki kilometre idi. Tüm yapı kompleksi, bir tümseğin üzerine konuşlandırılmıştı; bir ortaçağ kalesini anımsatıyordu.
        Gizem, uzaktan lojmanı gördüğünde, şaşakalmıştı; o kadar büyüktü ki, vergilerin nasıl gereksiz yere harcandığına üzüldü. Sitenin giriş kapısında, Jandarma çavuş olduğu belli olan iki asker, nöbet tutuyordu. Gizem, düşündü: 'Yirmidört saatte dört kez nöbet değişirse, bunun mâlîyeti ne kadar tutar?'
        Sitenin çevresinde, tek bir ağaç bile yoktu; anlaşılan, orada yaşayanların hayâtları, onlara çok tatlıydı; birileri ağaçlarda gizlenip-saldırır diye, uçsuz-bucaksız bir çim sahâsı oluşturulmuştu.
        Bu durum, Gizem için sakıncalı sonuçlara neden oluyordu. Serpinebilmesi için, yaklaşık iki metre düşüşte olması gerekirdi.
        Ama dur! Yeni aldığı elastik topluklu ayakkabılarla, gereken yüksekliğe sıçrayabilirdi. Yeşilgöz, gülümsüyordu.
        Arabayı, yol kıyısına çekip, durmuştu. Tankut, kendi küçük arabasını ona emânet etmişti. Oysa, Gizem, şirketin herhangi bir arabasını da kullanabilirdi. Keşke arâzi vâsıtalarından, hattâ kamyonlarından birini verseydi; o zamân, her şey dahâ kolay olabilirdi.
        Her nedense, başını geri çevirip, baktı. Yaklaşık yüz metre geride, yolu açmak amacıyla ortadan oyulmuş bir tümsek vardı. Bu, işine yarayabilirdi. Tümsek ile karakol arasındaki uzaklık, ortalama yediyüz metre idi. Sâniyede beş metre serpindiğini hesaplayarak, sonucun, verimli olacağı kanısına vardı.


        Kısa süre sonra, arabayı tümseğin arkasında park etmiş ve yarımtümseğin tepesine çıkmıştı. Hazırladığı lateks kılığı ve elastik tabanlı ayakkabıları, önceden giymişti.
        Ayrıca, on santimetremetre genişliğinde, önden cızcızlı bir kemer hazırlamıştı; kemerin sağ ve sol yanında, çantacıklar oluşturmuştu. Yanında getirmek zorunda olduğu eşyâlar, bu çantacıklardaydı.
        Kemer, kalça ve göğüs arasındaki beli, bir çırpı olarak gösteriyordu. Gizem'in bedeni, arkadan ve önden bakıldığında, bir dikdörtgen gibi gözüküyordu; yanlardan bakıldığında ise, genç kadının tüm kadınsı çekiciliği belli oluyordu. O kemer, çanta olma işlevinin yansıra, havada kalma ve serpinme açısından, kanat etkisi yapıyordu.
        Kılık, belinin iki yanı dışında, tüm kıvrımlarını bire-bir yansıtıyordu. Yalnızca saçını, dahâ önce arkadan bağlamıştı; buna da, pek yakında bir çözüm bulmalıydı.
        Lojman sitesi, karşı yarıtümseğin arka tarafında kalmıştı; oradan görünmesi, olanaksızdı. Bu tepeden aşağısı, dik uçurum gibi değil, hafifçe meyilliydi; bu durumda biraz da öne sıçraması gerekiyordu. Tümseğin yüksekliği, yaklaşık üç metre idi; bu, sorunsuz bir atlama olacaktı.
        Sola baktı; uzaklarda hiç bir insan ve hiç bir araba gözükmüyordu. Sağa baktı; yine kimsecikler yoktu. Yeniden sola baktığında, hâla kimsecikler yoktu.
        Geriye doğru dört adım attı; ve koşarak havaya sıçrayıp, kendisini ileriye, yolun üstüne doğru fırlattı.
        Yolun birbuçuk metre yüksekliğinde serpinmeye başladı. Biraz yükseğe sekti; bu kez, aşağıda, ikibuçuk metre derinlik vardı. 'Acabâ beni görebilen var mı?' diye bir merâk sardı içini. Lojmana, havadan, doğruca serpinmek yerine, araba yolu kıyısının üzerinden yolunu almaya, karar verdi. Serpinmekte, acele etmiyordu.

***

        Karşı yönden bir araba geliyordu. İçinde, ana-ata ve küçük bir erkek çocuk vardı.
        "Aneee! Babaaa!" diye bağırdı çocuk. "Şuda bi adam ucuyo."
        Direksiyondaki annesi, onu kırmadı ve dışarı baktı. "Nerede, oğlum?"
        "İşde; şuda." Parmağıyla sol pencereden dışarıyı gösteriyordu. Adama, el salladı. Uçan kişi, ona, gerisin-geri el salladı. "Ane! O, bi gadın. Cok güze bi gadın."
        "Biz, göremiyoruz, aslan oğlum," dedi babası.
        "İşde, şuda," dedi çocuk. Hâlâ el sallıyordu; güzel kadın da, ona, hâlâ el sallıyordu.

***

        "Ben, var ya... seni yerim, yerim!" diye fısıldadı Gizem. Son kez çocuğa el salladıktan sonra, bir takla attı; ve yoluna devâm etti.
        Demek ki, küçük çocuklar, onu görebiliyordu. Bunu öğrendiği, iyi oldu; lojman sitesinde, çocuklardan uzak duracaktı.
        Beden ağırlığını, sağ tarafına yükledi; kollarını hafifçe geriye verdi; sağa doğru yön değiştirince, beden ağırlığını, yeniden sola verip, kollarını düz uzatarak, serpinme dengesini yüzüstü durağanlaştırdı. O kadar az deneyimi olmasına karşın, sanki ömür boyu havada sepinmiş gibi hareket ediyordu.
        Hızını, sâniyede on metreye yükseltti. dahâ fazlasını istemiyordu; beden ısısını gereksizce artırmaya gerek yoktu; aksi hâlde, yere indiğinde, aşırı ter basabilirdi.
        Diğer yandan, saat onbeş cıvârında olmalıydı; bu durumda, gereksiz yere zamân harcamanın, yersiz olduğunu anladı. Çünkü karakola da bir ziyârette bulunmak zorundaydı.
        Akın Kuğulu'nun tam ev adresi, elinde bulunuyordu. Ama karakoldaki yazıhânesinin konumunu bilmiyordu.
        Kısa süre sonra, yaklaşık ikibuçuk metre yüksekliğinde olan koruma duvarının, bir metre üstünden geçti. Tüm site, bir yol ile çevirilmişti. Sitenin içinde çeşitli sokaklar, ayrıca her tarzdan ve her gelir sınıfından çeşitli binâlar vardı.
        Yeşil gözlü dilberin, en fazla yirmi dakika süresi kalmıştı. Taktik amacıyla, yere inmedi. Kağıtta yazan adresi bulmak, kolay olmalıydı.
        Üç dakika sonra, kendisini bir balkonda buldu. İçeride, kimsecikler yoktu. Balkon kapısının üstündeki eğik pencereyi, kıvrık bir hamle ile açtı. Süzülerek içeri girince, pencereyi, yeniden kapatıp, yere indi.
        Belli ki, burası, oturma odasıydı. Akın Kuğulu ve âilesi, evde değildi.
        Elinde bir dinleme aygıtı, bir de resimli kayıt gereci vardı. Birisini, oturma odasına, diğerini, de yatak odasına yerleştirmeliydi.


        Kısa süre sonra, bu işlem de hâllolmuştu. Balkon kapısından dışarı çıktı; ve kendini boşluğa fırlattı!
        Şaşırmıştı; bu kez, aşağıya düşecek yerde, doğrudan serpiniyordu. Sevinçliydi; yetenekleri, her ân biraz dahâ kendisini gösteriyordu.
        Sokağın üç metre üstünde serpinerek, çevresine bakındı; vericiyi yerleştirmek için, uygun ortam arıyordu. Yanlış yapmışti; bahçede çözüm aramak, dahâ mantıklı olabilirdi. Evin önünde, önemsenecek bir bahçe yoktu. Binânın çevresini dolanarak, arka bahçeye ulaştı.
        Burada ise, şansı yerindeydi! Bahçede, yaklaşık beş metre uzunluğunda bir çınar ağacı vardı. Ağacın dallarını iki yana ayırdı. Çok sık dalları olan bir ağaçtı. 'Acabâ vericiyi öylece dalların üstüne mi bıraksam?' diye düşündü.
        Ama emîn olmalıydı; ince bir dalı kırıp, dalın ağaçta kalan kısmına, vericiyi astı. Ardından da, ağaçtan uzaklaştı.
        Sitenin dış duvarına doğru serpinirken, aşağıda, küçük bir çocuk gördü; ve ürktü! Çocuk, onu görebilirdi! Ama babasının elindeki kız çocuğu, ters yöne gidiyordu.

***


Târih: 15.09.2014 | Bölüm: İncelemek ve araştırmak! (1)


Öykünün tüm kısımları
- 7. kısım
- 6. kısım
- 5. kısım
- 4. kısım
- 3. kısım
- 2. kısım
- 1. kısım


Content Management Powered by CuteNews



Tüm Bölümler
13. bölüm: Konumdeviriş! (Hazırlanıyor)
12. bölüm: "Yasalar, her şeyden üstündür!"
11. bölüm: Tepetaklak!
10. bölüm: Kutluluklar ola!
  9. bölüm: Mutlu başlangıçlar!
  8. bölüm: Kara sevdâmsın sen!
  7. bölüm: Öleceğim özleminle!
  6. bölüm: "Seni seviyorum!"
  5. bölüm: İncelemek ve araştırmak! (2)
  4. bölüm: İncelemek ve araştırmak! (1)
  3. bölüm: "Ben, kimim?"
  2. bölüm: Araştır ve bul!
  1. bölüm: Aradık ve bulduk!
4. bölüm İncelemek ve araştırmak! (1)
© Erol Sürül | Sitemin, tüm hakları saklıdır.