5. bölüm İncelemek ve araştırmak! (2)
6. parça


        Tankut, işine dalmış-giderken, telefon çaldı. "Söyleyin, Bayan Gözsel," dedi.
        "Mesâim bitti, Bay Tankut," diye yanıt verdi Gizem. "Paydos etmek istiyorum."
        "Gerçekten tüm işleri düzenlediniz mi?"
        "Kesinlikle ve eksiksiz."
        "İyi paydoslar, Bayan Gözsel."
        Hattı kapayınca, yeni bir numara seçti ve aradı. "Değerli gönül dostum Kuğulu! Ben, Tan Tankut. Sizi, yarın sabâh saat sekizde yazıhânemde bekliyorum."
        "Ama yarın..."
        "Tam sekizde, dostum. Sizi temîn ederim ki, bu evrende bu durumdan daha önemli göreviniz bulunanmaz. Bunun aksi, düşünülemez! Gelmezseniz, tüm sorumluluklar, sizin üzerinize yüklenir." Ve bağlantıyı kesti.
        Ardından da Oğuzhan'ı aradı. "Bay Oğuzhan, her şeyi hazırladınız mı?"
        "Hazır."
        "Mesâi bitmeden, bana getirirsiniz."
        "Getirir."

***

        Ulaş, ikibuçuk günde yeni yazıhânesine alışmştı. Evde tuttuğu hukuk kitaplarını, CD'lerini ve bilgisayarını ile kahve ve çay gereçlerini de taksiyle getirmişti. Son üç günde, çok yoğun çalışmıştı.
        Bu süreçte, bir de baro kaydı işlemleri tamamlanmıştı.
        O kadar yoğun olmasına karşın, yine de Gizem'i, bir ân bile aklından çıkarmadı.
        İyi ki, Aysun gibi bir arkadaşı vardı da...
        "Tünaydın, câncağızım."
        Ulaş, başını kaldırdı; karşısında, Aysun vardı. "Aysun! Otur, güzel dostum." Arkadaşını görünce, yüzü, ışıltadı.
        Aysun, yazı masasının önündeki koltuklardan birine oturdu ve çantasını sehpânın üzerine bıraktı. "Açılış gününden beri, sana uğrayamadım."
        "Olur mu öyle şey! Sana, sithemim yok ki. Asıl ben, seni fazla meşgûl etmekten çekiniyorum; Ağtunç Kule'nin hazırlıklarıyla yeterince uğraşıyorsun."
        "İnsanın, yorgunluğunu giderebilecek bir-çok seçenek arasında, dostlarıyla konuşup, dertleşmesi de vardır. Seninle sohbetlerimiz, beni gerçekten de hem dinlendiriyor, hem dinginleştiriyor."
        "Sizin kulenin sözleşmesini, bitirmek üzereyim. Öyle ki, istersen, bugün bile, sonunu getirebilirim."
        "Yok, cânım dostum. Onun, o kadar acelesi yok. Diğer işlerinin arasında hâllediverirsin." Çevresini, gözden geçirdi; inanılmayacak kadar güzel, fütüristik bir yazıhâne olmuştu. "Buranın işini tasarlayan kişi, bir iç mîmâr mı?"
        "Bilmiyorum. Tüm işlerin hâlledilmesini, Bay Tankut sağladı. Onlar çalışırken, hiç uğrayıp, rahâtsız etmek istememiştim. İlk kez, yalnızca yerleşmek amacıyla uğramıştım."
        "Benim yazıhânemin de, bunun bir benzeri olmasını isterdim. Biliyor musun; ben, aslında, çok tutucu bir insanım; ama bâzı alanlarda, düşünce evremi genişletiyorum."
        "Al; benden de o kadar! Bu yazıhâneyi ilk gördüğümde, düşünce dejenerasyonu yaşadım. Hemen ardından, aslında, ne kadar güzel olduğunu düşündüm; ve ardından da sevdim."
        "Gizem'i hâlâ seviyor musun?" Aysun'un sözleri, mermi gibi fırladı.
        Ulaş, derince bir soluk aldı. "Tahmin bile edemeyeceğin kadar."
        "O kadar mı? Ama inan bana; tahmin edebiliyorum; çünkü ben de, o derece âşığım. Ayrıca Gizem, gerçekten sevilmeye lâyık birisi; hem âdil, hem de içi sevgi dolu; sevdikleri için, kendini, ateşe bile atar."
        Sarışın genç, damdan düşer gibi söze başladı. "Aysun, sen, kendi özelliklerini nasıl farkettin?"
        "Anlamadım?" Ulaş, öylece baktı. "'Ezgin' mi demek istiyorsun?" Genç adam, bu kez, onaylarcasına baktı. "Nasıl olduğunu, ben de anlayamadım; sâniyenin milyonda birinde, kendimi, bu gerçeğin içinde buldum."
        "Ne zamân bu gerçekle karşılaştın?"
        "Tan Tankut'la ilk karşılaştığımda."
        "O kadar tâze mi? Şaşırdın mı?"
        "Hâyır, şaşırmadım; aksine, uçacak gibi sezindim; o duygu, hiç tanımlayamayacağım derecede bir mutluluktu. Efendim, kesin bir dille bana egemenlik güdüyordu; mutluluktan, içim-içime sığmıyordu."
        "Bana, biraz anlatırsan, beni de çok mutlu edersin; belki de senden bir şeyler öğrenebilirim."
        "Benim eğitmenim de Gizem oldu." Ulaş'ın gözlerinden, şaşkınlık akıyordu. "Evet; bana yardımcı olabileceğini, ama bunu, yalnızca kendi rızâmla yapabileceğini söylemişti."
        "Nasıl geçti konuşma?"
        "En iyisi, onunla, kendi rızânın da olduğu bir sevişmenin ardından, bu konuya yeniden değinelim."
        "En azından, kesinlikle uygulamam gereken tavırları bilmem, iyi olur."
        "Onu fazla sıkıştırma; fazla peşine takılma; ama seni unutmaması için de çaba sarfet."
        "Bu anlattıklarının uygulanması, bayağı karmaşa değil mi?"
        "Câncağızım, sen, bana karşı, bir-sıfır öndesin; senin eğitimin, benimkinden çok daha yüksek. Kendini, kuşkularının kölesi yapma; kendini, efendinin kölesi yap!"

***

        Tankut, cumâ sabâhı, yaklaşık sekize çeyrek kala, Işıl Idır'ın masasının önüne vardı.
        Bugün, bilinçli olarak, siyah pantolonun üstüne, kırmızı gömlek, kırmızı kravat ve kırmızı ceket giyinmişti; renklerin, yalnızca ara nüansları vardı; bu, psikolojik bir taktikti.
        "Günaydın, güzel bayan. İşler, ne durumda?"
        "Günaydın, Bay Tankut. Bugün, çok neşelisiniz. Oysa, günlerden cumâ."
        "Unutmadıysanız; biraz sonra güzel bir buluşmam var."
        "Unutmadım, Bay Tankut. Sizin gün akışınız, benim önümde duruyor."
        Çevresine bakındı. "Tuğbay ve Solmaz'ı göremiyorum."
        "Onlar, aslâ geç kalmaz; merâk etmeyin."
        "İyi mesâiler," diyerek, bürosuna yöneldi.
        "İyi mesâiler," dedi Idır ardından.
        Tankut, ilk iş olarak, her günkü gibi, piyano odasını açtı; ve hızla içeri girip, tabûreye oturdu. İki elinin parmaklarını oynatarak, ısınmalarını ve esnekliklerini sağladı.
        Bugün, yine büyük usta Namık Kemal Aktan'dan bir parça okuyacaktı: 'Ankara'da rastladım bir meleğe-periye.'
        Ama Tankut, şarkının sözlerini, kendisine uyrladı.
        'Alazköy'de rastladım bir periye-dilbere. Onu gördüğüm ânda, gönlümde oldu yâre; O güzelin adı Aysun; tek buyrukla beni bulsun.'
        Bariton ve basbariton arasında bir sesle yorumluyordu.

***

        Çavuş Kuğulu, Tankut'un yazıhânesinin kapısına vardığında, iki kişi tarafından bekleniyordu; bunlar, Tanıl Tuğbay ve Tankut Kule'nin güvenlikçibaşı Çağır Solmaz idi.
        Çavuşu, Solmaz, içeri girmekten alıkoydu. "Bay Kuğulu, üzerinizi aramak yükmündeyiz." Tuğbay, ufak bir koli uzattı. "Telefon, tabanca, bıçak, dinleme aygıtı ya da görüntü alıcısı... her ne varsa, bu kutuya koyun."
        "Ben, bir askerim! Asker, devletin malına ihânet etmez! Çekil önümden!"
        Solmaz, kapıyı bir ordu gibi koruyordu. "Zorluk çıkarmayın, bayım. Denileni yapın; bu binâyı terkedeceğiniz ân, tüm esvâbınızı geri alacaksınız."
        "'Çekil önümden!' dedim sana!" diye kükredi Kuğulu; kapıya doğru bir hamle yapınca, Solmaz, onu kıskıvrak yakalayıp, duvara dayadı.
        "Bakın, Bay Kuğulu; biz, görevimizi yapıyoruz. Görevin ne olduğunu, siz, bizden daha iyi bilirsiniz. Şimdi sizi bırakıyorum; ama dingin olun. Bizi cebre zorlamayın. Kaba güç kullanmaya, yetkim var." Ardından, çavuşu bıraktı.
        Asker, iki sâniye boyunca karşısındakileri yukardan aşağı süzdü. Önce cep telefonunu, sonra da tabancasını Tuğbay'ın elindeki koliye bıraktı. Solmaz ise, hâlâ kapının önünde duruyordu.
        Tuğbay, elindeki koliyi, hâlâ Kuğulu'ya uzatır durumdaydı. "Bekliyoruz," dedi dingin ve nâzikçe. Kuğulu, onun gözlerinin içine baktı. "Üç dakikanız kaldı; bu süreçte, istediğimizi yapmazsanız, Bay Tankut, önce savcılığa bir iletke gönderecek; ardından da telefon edecek. İkibuçuk dakika!"
        Kuğulu, sırtından bir hançer çıkardı.
        "Duvara yaslanın! Nasıl yaslanacağınızı biliyorsunuz." Kuğulu, bocalayınca, "Hadi!" diye bağırdı Tuğbay.
        Asker, ânında istenileni yaptı; ellerini havaya kaldırdı; bacaklarını, duvarın yarım metre gerisinde gerdi; ve kalkık elleriyle, duvara yaslandı.
        "Bir hâinlik yaparsanız, gerekeni uygularız. Anlaşıldı mı?"
        "Anlaşıldı," dedi Akın Kuğulu.
        Solmaz, Kuğulu'nun üstünü, önce kabaca taradı; sonra da, bedeninin her santimetrekaresini taradı. Pantolonunun arka cebinden, cüzdanı alıp, kutuya attı. Hemen ardından, eline tuhaf bir cisim ilişti. Solmaz, Tuğbay'a baktı; anlaşıldı!
        "Üniformanızı çıkarın." Solmaz; hâlâ çok nâzikti.
        Kuğulu birden geri döndü. "Ama bu kadarı da çok fazla oldu!"
        Solmaz, kol saatine baktı. "Otuz sâniye."
        Asker, ânında üniformasını çıkardı ve ve Solmaz'a uzattı.
        Tuğbay, yazıhânenin kapısını tıkladı.
        "Girin!" dedi Tankut.
        Tuğbay, kapıyı açtı. "Konuğunuz, geldi, Bay Tankut."
        "Alın içeri lütfen."

***


Tarih: 23.09.2014 Bölüm: İncelemek ve araştırmak! (2)


Öykünün tüm parçaları
- 8. parça
- 7. parça
- 6. parça
- 5. parça
- 4. parça
- 3. parça
- 2. parça
- 1. parça


Tüm Bölümler
10. bölüm: Kutluluklar ola! (Hazırlanıyor!)
9. bölüm: Mutlu başlangıçlar!
8. bölüm: Kara sevdâmsın sen!
7. bölüm: Öleceğim özleminle!
6. bölüm: "Seni seviyorum!"
5. bölüm: İncelemek ve araştırmak! (2)
4. bölüm: İncelemek ve araştırmak! (1)
3. bölüm: "Ben, kimim?"
2. bölüm: Araştır ve bul!
1. bölüm: Aradık ve bulduk!
İncelemek ve araştırmak! (2)
© Erol Sürül | Sitemin tüm hakları saklıdır.