7. bölüm Öleceğim özleminle!
8. kısım


        Aysun, uzellerde, sevdiklerinden uzaklarda, günde en az ondört saat çalışmak durumundaydı. Ama akşamları, neredeyse tümüyle boşaltılmış evinde, geri çekilince, özlemleri başlıyordu.
        Efendisini, haykırırcasına özlüyordu; sevgilisinin, pürüzsüz güzelliğini, tatlarını ve kokusunu özlüyordu; en iyi arkadaşının kucağını özlüyordu; tüm sevdiklerinin yüzlerini özlüyordu.
        Onun da yeni tanıdıklarına, en çok sevdiği kişilere bile aktarmadığı bir gizemi vardı: Müzikal sesi, insanı ağlatacak kadar güzeldi; her tür ses tonunu, notalara ya da kayıta göre uyguluyordu; ve yalnızca yalnız olduğu sıralarda, şarkı ve türküler yorumluyordu.
        Büyük salondaki piyanosu, kamyonlardan birinde, Alazköy'e aktarılmıştı. Ama kendisinin hazırladığı bâzı DVD kayıtları vardı.
        Bu akşam, işine biraz ara vererek, yatak odasına geçti. Orası, şimdilik boşaltılmamıştı. Bir gereç seçerek, DVD'çalara soktu. Bir kayıt seçti ve oynattı: 'Hasret akşamında, sabâh olmuyor'. Ömer Faruk Şahin, bu güzel besteyi yaparken, kim bilir, ne düşünüyordu.
        Alazköy'de yaptırdığı bir resim çerçevesinde, iki kişinin fotografı vardı: Solda Tankut'un, sağda ise Gizem'in. Sağına yatıp, iki eliyle tuttuğu resime bakarak, ağlıyordu. O güzel sesiyle de, güzel şarkıya cân veriyordu. Her geçen sâniye, içi, biraz daha burkuluyordu; gözyaşlarına, bir türlü egemen olamıyordu!
        Şarkının son mısrâsını da, içinde bulunduğu koşullara göre algılıyordu ve öyle yorumluyordu: 'Sevgilim! Gurbette, acım, dinmiyor!'
        Kendisi, gurbetteydi; ve sevgililerine, uzellerdeki özlem acılarının, azalmadığını haykırıyordu.
        Uzun yıllardan sonra, ilk kez hüngür-hüngür ağlıyordu! Son kez ağladığında, annesi ve babasının ölümüyle yıkılmıştı.

***

        Sekmen, tatlıları ve dijestifleri, birlikte getirdi. Dijestif olarak, Gizem'in önerisi doğrultusunda, cinde karar kılmışlardı. Tatlı olarak ise, evde bulunan tüm dondurma çeşitlerinden birer kaşık istendi. Onlar da, şık birer cam leğencikte servis edildi.
        "İnsanlar, yalnız olunca, melânkoliye daha yatkın oluyorlar. Kendi adıma konuşmak gerekirse, çok daha iyi seziniyorum. Hattâ bedenime, endorfin yüklemeye başladım bile."
        Gizem, güldü. "Sizin konuşma tarzınıza hayrânım. Sizin gibi biriyle, daha önce hiç karşılaşmamıştım."
        "Tıpkı sizin gibi." Biraz soluklandı. "Ne yaparsın; yaşam şartları, içimizdeki filozofu tetikliyor."
        "Bir kızınız olduğunu söylemiştiniz. Daha akrabânız yok mu?"
        "Var; Alaz Mahalle'de bir ağabeyim var. Onun da, sayısını bile bilmediğim çocukları var."
        "Beni sürekli şaşırtıyorsunuz. Acabâ bu sürprizlerin sonu, gelmeyecek mi?"
        "Siz de aynen öylesiniz. Hakkınızda, sakıncasız o kadar çok bilgi var ki; ben, onların yalnızca küçücük bir bölümünü biliyorum. Ama sabırlıyımdır."
        "Ağabeyiniz?"
        Sol elinin içiyle, omuzlarının üstünden arkaya bir şey fırlatıyormuş gibi bir hareket yaptı. "Bu durumda, dilimizin kahvehane kesiminde bir deyim var."
        "O deyimi, tahmin edebiliyorum. Sevmemenizin sakıncasız olan kısmını öğrenebilir miyim?"
        "O, deyişi yerindeyse, üretmesini sevmez; kendi zihniyeti doğrultusunda, her zamân iyi bir müşteri olur. Bağnazlıkta üstüne yoktur! Eğitimi, sıfır denecek kadar düşük olmasına karşın, her şeyi, herkesten daha iyi bilir. Hattâ, güzel kızım, sizi hiç tanımamış olmasına rağmen, şu ânda hakkınızda sizden fazla bilgi sâhibidir."
        "Anadım; militan dogmatik!"
        "Sizinle, uzuuun yıllar şânlı bir dostluğumuz olacak." Cin kadehini havaya haldırdı. "Bu güzel dostluğumuzun sonsuzluğuna içelim."
        Gizem de kadehini kaldırdı; ikisi de küçük birer yudum aldılar.
        "Sanırım, bir itirâfta bulunmak yükmündeyim. Sizin abinizi, gördüm. Ağabeyiniz, dünkü gün, Alaz Mahalle'de, bana, iğrenç bir yaratıkmışım gibi bakınca, dikkatimi çekti. Kendisini, bir yerden tanıyordum sanki; ya da birine benzetiyordum. Rastlantıya bak ki, tam o sırada, Dilek Yaşar, yanımdan geçiyordu. Onu durdurarak, o adamın kimliğini sordum. O da, 'Taşıl Tankut' olduğunu söyledi."
        "Onunla ilgilenmenizi, salıvermem. Ama yine de sizin bileceğiniz bir şey. Demek ki, siz, de o rastlantıda, Dilek Yaşar'ın acılı öyküsünü öğrenmiş oldunuz. Ağabeyimin, hayırlı bir işe vesîle olacağını deseler, onlara, 'dangalak' deyip, gülüp-geçerdim."
        "Demek ki, umulmadık taş, kafa yararmış. Dilek'in durumunu görseydiniz, bana, daha da fazlasını yapmamı önerirdiniz."
        "O da başka bir konu. Laboratuarda tam bir sonuca vardınız mı?"
        "Evet; bir dermek kurulacak; ve kurucu başkan ise, Dilek olacak. Ben de, doğası gereği, ücretsiz savunma sporu eğitmeni olacağım."
        "Size olan hayrânlığım, hızla yükseliyor."
        "Bay Tankut, ben, kesinlikle kötü bir insan değilim. Ama: Alazköy'e geldiğimden beri, siz, ilgili konuya, 'hangi açıdan bakarak, uygularsınız' diye düşünerek, daha da başarılı oluyorum. Sizden, daha çok ders ve eğitim alacağım."
        "Cânân kız, unuttunuz mu? Ben, serpinemiyorum. Aman, dikkat!"
        İki yeşilgöz, karşılıklı gülüştü.

***

        Aysun, uzellerde, sevdiklerinden uzaklarda, günde en az ondört saat çalışmak durumundaydı. Ama akşamları, neredeyse tümüyle boşaltılmış evinde, geri çekilince, özlemleri başlıyordu.
        Efendisini, haykırırcasına özlüyordu; sevgilisinin, pürüzsüz güzelliğini, tatlarını ve kokusunu özlüyordu; en iyi arkadaşının kucağını özlüyordu; tüm sevdiklerinin yüzlerini özlüyordu.
        Onun da yeni tanıdıklarına, en çok sevdiği kişilere bile aktarmadığı bir gizemi vardı: Müzikal sesi, insanı ağlatacak kadar güzeldi; her tür ses tonunu, notalara ya da kayıta göre uyguluyordu; ve yalnızca yalnız olduğu sıralarda, şarkı ve türküler yorumluyordu.
        Büyük salondaki piyanosu, kamyonlardan birinde, Alazköy'e aktarılmıştı. Ama kendisinin hazırladığı bâzı DVD kayıtları vardı.
        Bu akşam, işine biraz ara vererek, yatak odasına geçti. Orası, şimdilik boşaltılmamıştı. Bir gereç seçerek, DVD'çalara soktu. Bir kayıt seçti ve oynattı: 'Hasret akşamında, sabâh olmuyor'. Ömer Faruk Şahin, bu güzel besteyi yaparken, kim bilir, ne düşünüyordu.
        Alazköy'de yaptırdığı bir resim çerçevesinde, iki kişinin fotografı vardı: Solda Tankut'un, sağda ise Gizem'in. Sağına yatıp, iki eliyle tuttuğu resime bakarak, ağlıyordu. O güzel sesiyle de, güzel şarkıya cân veriyordu. Her geçen sâniye, içi, biraz daha burkuluyordu; gözyaşlarına, bir türlü egemen olamıyordu!
        Şarkının son mısrâsını da, içinde bulunduğu koşullara göre algılıyordu ve öyle yorumluyordu: 'Sevgilim! Gurbette, acım, dinmiyor!'
        Kendisi, gurbetteydi; ve sevgililerine, uzellerdeki özlem acılarının, azalmadığını haykırıyordu.
        Uzun yıllardan sonra, ilk kez hüngür-hüngür ağlıyordu! Son kez ağladığında, annesi ve babasının ölümüyle yıkılmıştı.

***


Târih: 16.10.2014 | Bölüm: Öleceğim özleminle!

Önemli not: "6 ve 7. bölümlerin gizemi"


Öykünün tüm kısımları
- 10. kısım
-   9. kısım
-   8. kısım
-   7. kısım
-   6. kısım
-   5. kısım
-   4. kısım
-   3. kısım
-   2. kısım
-   1. kısım





Tüm Bölümler
12. bölüm: Yasalar, her şeyden üstündür!
                  (Hazırlanıyor)
11. bölüm: Tepetaklak!
10. bölüm: Kutluluklar ola!
  9. bölüm: Mutlu başlangıçlar!
  8. bölüm: Kara sevdâmsın sen!
  7. bölüm: Öleceğim özleminle!
  6. bölüm: "Seni seviyorum!"
  5. bölüm: İncelemek ve araştırmak! (2)
  4. bölüm: İncelemek ve araştırmak! (1)
  3. bölüm: "Ben, kimim?"
  2. bölüm: Araştır ve bul!
  1. bölüm: Aradık ve bulduk!
7. bölüm Öleceğim özleminle!
© Erol Sürül | Sitemin, tüm hakları saklıdır.