8. bölüm Kara sevdâmsın sen!
7. kısım


        Üç kişilik âile, Anamas Restoran'ın ana giriş kapısından geçti. Girişten hemen sonra, durdular. "Bekleyelim," dedi Gözde.
        "Neyi bekleyeceğiz?" dedi gürel. "Bir masa bulup-oturalım."
        "Babacığım, biz, buraya, yalnızca yemek yemeye gelmedik; biraz sabırlı ol."
        Bir-kaç metre öteden, bir garson, onlara yaklaşıyordu.
        "Şansımız, pek de iyi gidiyor," dedi Gizem. "Neydi şu adamın adı? Ha! Anımsadım; 'Aykut Başaran'!"
        Hoş geldinz, Bayanlar Gözsel. Bayım, siz de hoş geldiniz."
        "Hoş gördük, Bay Başaran," dedi ana-kız bir ağızdan.
        "'Gürel Gözsel'," dedi Gürel.
        "Memnûn oldum, Bay Gözsel. Ricâ edebilir miyim?" geriye dönerek, kendini izlemelerini istedi.
        Üç kişilik kafîle, ardına takıldı.
        Kısa süre sonra, anne-kız, şaşkınlıkla seviniyordu; önceleri oturdukları masa, bu kez de onlara denk gelmişti.
        "Amanım!" dedi Gürel. Bu da ne! Bu kadar güzellik, gerçekten de çok fazla oluyor. Deli olacağım!"
        "Çok güzel; değil mi, adam? Biz de, ilk geldiğimizde, aynı biçimde şaşırmıştık."
        "Ama bu arada renkler, dahâ da gürleşti," dedi yeşilgöz. Tam bir renk orkestrası oluşturdular."
        "Peki; bizi, neden bu lüks bölüme getirdiler?" Bu soruyu, karısına ve kzına yöneltmişti.
        Başaran, hâla ordaydı. Menüleri bırakınca, hemen uzaklaşmamıştı. "Bay Tankut'un sevdikleri, sürekli özel ilgi görür, Bay Gözsel. Bu arada; aperitif alır mısınız?"

***

        İki saat aralıksız sevişmişlerdi: Biraz dinginleştikleri bir sırada, Tankut, sırtüstü yatarak, başını, yastığa koydu. "Senin ev halkına, nasıl ulaşabilirim?" Kölesinin yüzündeki soruyu örünce, açıkladı: "Yarın, havalar, yine elverişli olacağa benziyor. Bu fırsatı kullanıp, çatıda ya da bahçede, öğle yemeği yiyebiliriz. Ama her koşulda, öğle yemeğimizi, düzenleyeceğiz."
        Aysun da, başını, yastığa yaslamıştı. "Anladım, Efendim", dedi ve komidinin üstünden, telefonu aldı. Sâniyelerin ardından, yanıt verir: "Bay Kurtuluş, eğer uygunsanız, yarın, Bay Tankut'un evinde, öğle yemeğine katılabilirsiniz. Diğerlerine de ricâmı iletin lütfen." Biraz dinledi. "Bay Tankut'u vereyim size." Telefonu, Tankut'a gösterdi. "İster misiniz, Efendim?"
        Tankut, âhizeyi aldı. "Bay Kurtuluş? Pazar günleri, öğle yemeği, saat ondörtte yenir. Gelirseniz, beni mutlu edersiniz."
        "Çok mutlu oluruz, Bay Tankut. Bu, bizim için de fırsat olur. Diğerlerine, hemen haber vereyim. Ama: Ne zamân gelmemiz, dahâ uygun olur, efendim?"
        "Hazırlıklar, her zamân, en geç üç saat önce başlıyor. Bayan Boğa'yı arayıp, size ulaşmasını ricâ edeceğim. Hayırlı cumârtesi dilerim." Ve kapattı.
        "Bayan Boğa'yı, ben arayabilir miyim; sonuçta ona, Bay Kurtuluş'un numarasını vermem gerekecek. Ama önce numarayı seçmeniz gerekir."
        "Dosdoğru; zâten biraz banyoya gitmem gerekiyor." Numarayı tuşlayarak, gereci, kölesine uzattı. Kalktı ve doğrudan banyoya gitti.
        "Bayan Boğa, ben, Aysun Ağtunç."
        "İyi günler, Bayan Ağtunç. Sizin için, ne yapabilirim?"
        "Bay Tankut, yarın sabâh eve geliyor. Siz de arzederseniz, öğle yemeğini, düzenleyin. Diğer iki kilşiye bildirin lütfen. Ayrıca, size, Bay Kurtuluş'un bağlantısını da ileteyim."
        "Aradığınız için, teşekkür ederim, Bayan Ağtunç. Ben, hemen gerekeni yapıyorum."

***

        Bigün'ün içinde, çok tûhâf bir sezi vardı. Onun adını duyunca, kendisini, otuz yaşında görüyordu; yaşam dolu, kıpır-kıpır bir genç kadın. Sanki, menopoz dönemini geride bırakmamış, yaşama, dahâ yeni başlamış olan bir varlıktı.
        Önce, Sekmen'i ve Tuğbay'ı aradı; onlar, geleceklerini, onayladılar.
        Sıra Kurtuluş'a geldiğinde, acele etmek bir yana, tökezleyecek gibi seziniyordu.
        Küçük mutfağına geçip, fincanını, filtre kahve ile doldurdu. Kocaman bir yudum çektikten sonra, salona geri döndü. Firûze renkteki koltuklarından birine çöktü; ve elindeki ficanı, sehpânın üzerine bıraktı.
        Sonunda yüreklenerek, telefonu aldı ve numarayı tuşladı.
        Hattın karşısından, son derece erkeksi bir ses duyuldu. "Efendim!"
        Neden kalbi sıkışıyordu? Neden damararındaki kanı seziniyordu? "Bay Kurtuluş? Sizinle konuşmam, ricâ olundu. Uygun musunuz?"
        "Bayan Boğa? Sesinizi duymak, gerçekten çok hoş. Evet, yarın size gelebilme şerefine nâil olduk. Umarım, hoş karşılarsınız."
        "Evet. Anladığım kadarıyla, Bayan Ağrunç, haftasonunun geri kalan kısmını, Bayan Gözsel'le geçirecek. Bu da, bizim için, beklenmedik bir fırsal oldu."
        "Çok sevindim, Bayan Boğa. Birlikte getirmemiz gereken araç-gereç var mı?"
        "Evet, gelirken, günlük giysinizi giyinmiş olun; ayrıca, yanınızda şık bir şeyler getirin. Pazar yemeğincde, şık giyinmeye alışmışız."
        "Çok iyi anlıyorum. Eğer yarın, Bay Tankut'a karşı, sınırımızı aşacak gibi görünürsek, lütfen bizi uyarın."
        "Merâk etmeyin; dingin olmanız yeter. Zâten bu yemek, alışkanlıklarınızı, bir bir nevî revize etmek için olacak. Yani, kusurlarınız, anlayışla karşılanacaktır."
        "Ne zamân teşrif etmemiz öngörüldü?" O adam, kendinden, son derece emîndi; bu da, güzel biliminsanını, rahâtlatıyordu.
        "Saat dokuz otuzda gelirseniz, uygun olur; öncelikle, size, evi gezdireceğiz."
        "Sizi görmeye, sabırsızlanıyorum, Bayan Boğa."
        Bigün'ün kalbi, hoplayıp-zıplıyordu. Binbir zorlukla, "Teveccühünüz, efendim," diyebildi. "Yarın görüşmek üzere."
        "Durun! Bugünlük, bir öngörünüz var mı?"
        "Aslında yok, efendim. Bir arzûnuz mu oklacaktı?" Kalp atışı, hâlâ hızlanıyordu.
        "Aslında, bir arzûdan çok, bir ricâ. Bana, Alazköy'ü gösterir misin?"
        "Şey... Diğerlerinin de bizimle gelmesini, nasıl bulurdunuz?"
        "Hiç de fenâ bir fikir değil. Akadaşlarınıza, bu soruyu yöneltin; ben de bizimkilere başvurayım; onlar da uygun görürse, buluşuruz. Nasıl olsa, burada, her alanda, bizim rehberimiz olacaktınız."
        "Ne demek! Size yardımcı olmak, görevim değil, sevincimdir. Çok mutlu olurum."
        "Size minnettarım, Hanımefendi. Onbeş dakika sonra, beni, yeniden arayın; sonuçları paylaşalım."

***

        Serpil Karakaş, haberi alınca, yerinden fırladı; elbet de birlikte gidebilirdi; kafasının içinde, Tanıl Tuğbay vardı; o karizmatik erkeğe, ilk günden kanı ısınmıştı. Ama aynı âna da, o 'cadaloz'u görmek yükmüne olacaktı!
        Çiğdem Kaşıçene, "Güzel bir fikir," dedi. "Tankutgiller'e, şimdiden binlerce teşekkür. Hazırlık olarak, bizim yapabileceğimiz bir şey var mı?"
        Tanıl Tuğbay, zâten dünden hazırdı; hemen, orada olacağını söyledi. Yeni dostu Kevork Efendi'yi, o 'baba' adamı, hemencecik kalbine koymuştu.
        Sevil Sekmen ise, biraz direndi; o 'cadı' ile, bir havayı solumak istemiyordu; ama bu düşüncelerinin ortaya çıkmaması için, mecbûren gidecekti.
        Bigün, Kevork Efendi'yi yeniden arayıp da, evdekilerin her ikisinin de geleceğini öğrenince, düş kırıklığına uğramıştı; 'Kevork' ile yalnız kalmak varken, başkalarının, yanlarında olmasına, ne gerek!
        Kevork da, Bigün ile yalnız kalamayacağı için, içten-içe üzülüyordu; ama en azından, o çekici kadını, o dilberi görebilecekti.

***

        Saat onsekizde buluşabildiler. Aslında, Karam Oteli'nin yanında buluşup, dağları, ormanları ve Uzun Gölet'i izlemek istemiştiler. Ama Bigün, son ânda karar verip, Kevork'a, rıhtımda buluşmayı önermişti; şansları uyuşursa, bir kayık kirâlayabilirlerdi.
        Rıhtımda buluşunca, Boğa ve Kurtuluş, gözlerini bir-birlerinden ayıramadı;
        Karakaş ise, Tanıl Tuğbay'ı, lâfa tutmaya çalışıyordu; ama Tuğbay, onu, pek farketmiyordu.
        Bilinçleri iyice açık olan Tuğbay ve diğerleri, bir kayığın, boşta olduğunu gördüler. Tuğbay, Kurtuluş'u da yanında sürükleyerek, Mut Büfe'ye gitti. Boştaki kayığın ücretini ödeyip, anahtarı, ele geçirdiler.
        Geri döndüklerinde, erkekler, kayığı tutarak, önce, kadınların binmesini sağladılar; sonra da kendileri bindiler. Altı kişilik kayık, tek kişinin kürek çekmesine uygun olmasa da, Kurtuluş, bu görevi, yalnız üstlendi.
        Boğa, kayığın ön uçuna oturmuş, hayrânı olduğu erkeğin, neredeyse zorlanmadan kürek çekmesine, gıpte ediyordu. Keşke yalnız olabilselerdi! Ama bir fırsatını bulup, onunla, yalnız kayık kirâlayacaktı; buna, kararlıydı.
        Tuğbay, Kaşıçene'nin yanına oturmuş, birlikte çevreyi izliyorlardı. "Bay Tuğbay, bu göletin ışıklandırması var mı?" diye sordu Kaşıçene.
        "Evet var, Bayan Kaşıçene. Gün ışığı gibi olmasa da, çok romantik bir görünüm sağlanıyor; seveceğinzden emînim."
        "Romantizmi sever misiniz?"
        "Romanlar ve filmler, söz konusu ise, evet; ama gerçek yaşam, söz konusu ise, bana, uzak kalsın. Beni affedin," diyerek kalktı. Kurtuluş'un yanına gitti; onu, yana çekilmesi için zorladı. Böylece, her biri, bir küreğe kapıldı. Artık dahâ rahât yol alıyorlardı. Akıntıya karşı, birlikte kürek çektiler.
        Sevil de Bigün'ün yanına oturmuştu. "Cânım ablacığım, âşık olmak, ne yüce bir utkudur; değil mi?" Bu sözleri, tümüyle içtenlikle söylüyordu.
        "Geveze!" dedi, Bigün ve sağında oturan iş arkadaşına, sağ koluyla sarıldı.
        Kürekçilerin arkasında olan Serpil, Tanıl'ın dikatini, nasıl kendine çekebileceğinin planlarını yapıyordu.

***


Târih: 23.10.2014 | Bölüm: Kara sevdâmsın sen!

Öykünün tüm kısımları
- 8. kısım
- 7. kısım
- 6. kısım
- 5. kısım
- 4. kısım
- 3. kısım
- 2. kısım
- 1. kısım





Tüm Bölümler
13. bölüm: Konumdeviriş! (Hazırlanıyor)
12. bölüm: "Yasalar, her şeyden üstündür!"
11. bölüm: Tepetaklak!
10. bölüm: Kutluluklar ola!
  9. bölüm: Mutlu başlangıçlar!
  8. bölüm: Kara sevdâmsın sen!
  7. bölüm: Öleceğim özleminle!
  6. bölüm: "Seni seviyorum!"
  5. bölüm: İncelemek ve araştırmak! (2)
  4. bölüm: İncelemek ve araştırmak! (1)
  3. bölüm: "Ben, kimim?"
  2. bölüm: Araştır ve bul!
  1. bölüm: Aradık ve bulduk!
8. bölüm Kara sevdâmsın sen!
© Erol Sürül | Sitemin, tüm hakları saklıdır.